barisvskaya

Just another WordPress.com site

Archive for the ‘Review’ Category

Clara Luzia – The Range

leave a comment »

Clara Luzia – The Range

Clara Luzia’nın uluslararası albümü “The Range”  Eylül sonu yayınlanıyor. Albümde, kendi plak şirketi Asinella Records’tan yayınlanan “Railroad Tracks”, “The Long Memory”, “The Ground Below” ve “Falling into Place”den parçalar yer alıyor. Tanıyanlar için bir “Best of”, tanımayanlar içinse hoş bir başlangıç. Ya da basın bülteninde belirtildiği üzere; “Hemen köşebaşında bizleri bekleyen her türlü sorun için cesaret ve sükunet sağlayan bir yol arkadaşı – 12 parça uzunluğunda.”

Yazının devamı için lütfen yukarıdaki linke tıklayın.

Advertisements

Written by barisvskaya

July 31, 2012 at 6:32 pm

Posted in Review

clara Luzia

leave a comment »

The String –and then some- EP

Asinella Records

Clara Maria Luzia Humpel, Elf tayfasındandır. Onu tanıdım tanıyalı böyle düşünmüşümdür hep. Ruhu da, sesi de, hissiyatı da aynı duruluktadır çünkü. Ne yalan söyleyelim, hayli ender bulunuyorlar. Bulunca da sıkı sıkı sarılıyor insan. Sıkı sıkı sarılınca da yaşamınızda birçok hikâyeye tekabül ediyor şarkıları/sözleri… Günlük tutar gibi bir şey aslında. Kendisi, şarkıcı/ozan geleneğinin önemli simalarındandır bizce. Ani Difranco, Cat Power, Laura Veirs’ı hatırlatır çokça. Alalie Lilt’le başladığı hikâyesini, solo projesi Clara Luzia’yla sürdürüyor. Ayrıca bu sene; “Morning Light”la,  Avusturya’nın Grammy’si sayılabilecek Amadeus “FM4 Alternative Act” ödülünü de kucakladı. Emin adımlarla ilerliyor yolunda anlayacağınız. Gelelim, geçtimiz aylarda çıkardığı ve kendisini bu sayfalara taşıyan “The String and Then Some” EP’sine. Clara’nın kendi plak şirketi Asinella Records’dan yayımlanmış. Ulaşması biraz güç. Ama internette biraz dolaşınca şarkıların bir kısmını yakalamanız olası. EP’miz; “Railroad Tracks” albümünde de yer alan, “Lucky Gal”le açılıyor: “Railroad Tracks”deki Brit-Pop havasından kurtulmuş. Bu versiyonu daha bir güzel olmuş. Şarkı sözleri de Ani Difranco’yu anımsatıyor: “Bak ne kadar şanslı bir kadınım, tek savaşmak zorunda olduğum, homofobi, ırkçılık ve cinsel ayrımcılık…”.“Morning Light”la, çellonun, kanvası kesen bir maket bıçağı misali, hüznü parçalara ayırışını izliyoruz. Gerçekten de hüzünlü bir parça. Ve vazgeçiyoruz… Birilerinden, bir şeylerden. Herşeyin yanlış gittiğini bilerek. Bu parçayı, “The Long Memory” albümünü dinleyenler hatırlayacaklardır hemen. “Left On My Pillow”la, sessiz ve kutsal bir gecedeyiz. Onsuz… Kafamızı da yastığımıza gömüyoruz. Terk edildik galiba. “No-Handed”le sınırı geçiyoruz, biraz ilerilere gidiyoruz anlaşılan. Aynaya bakıyoruz, her seferinde bir başkasını görüyoruz; dayanamıyoruz, taşıyamıyoruz. Kendimizi piyano ve çello’nun ellerine bırakıyoruz. Yorulduk. “Here vs There”de; buraya karşı oradayız. Kendimize karşı bile dürüst olamazken, bir başkasına karşı nasıl dürüst olabiliriz ki? İşte bunlar da günlüğümüze son karaladıklarımız…

 

The String –and then some- EP

Asinella Records

Clara Maria Luzia Humpel is in the company of Elves. I’ve thought like this since I’ve known her, because her soul, her voice and emotions are of the same clarity. To tell the truth, they’re hard to find. When you find them, you embrace them tightly. And when you embrace them tightly, their songs/lyrics correspond to many stories in your life… It’s like keeping a diary. I think she is one of the prominent faces of the singer/songwriter tradition. Reminds us much of Ani DiFranco, Cat Power, Laura Veirs. She gets on her story she began with Alalie Lilt with her solo project Clara Luzia. She also grabbed Amadeus “FM4 Alternative Act” award, which can be considered to be the Grammy of Austria, with Morning Light. Let’s put it this way, she proceeds on her road with sure steps. As for “The String and Then Some EP” that she released in recent months and which has carried her to these pages, it came out from Clara’s own company Asinella Records. Somehow hard to get. But if you surf a little on the Internet, you may catch some of the songs. Our EP openes with “Lucky Gal” that was also included in the album “Railroad Tracks”; has left the Brit-Pop aura behind. This version is even better. The lyrics bring Ani Difranco to mind: “Look what a lucky gal I am the only thing I have to fight is homophobia  racism, and sexism”  In “Morning Light” we listen to the cello cutting sadness into pieces, like a stanley knife cutting the canvas. A really sad piece. And we give up… Someone, some things. Knowing that everything is somehow wrong. Those who have listened to the album “The Long Memory” will immediately remember this song. With “Left On My Pillow”, we’re in a silent and sacred night. Without her… We bury our head in our pillow. We’ve been abandoned, probably. We cross the border with “No-Handed”, apparently going further. We look at the mirror, see someone else each time; we can’t bear it, we can’t carry it. We leave ourselves in the hands of the piano and the cello. We’re tired. In “Here vs There”; we’re there versus here. But how can we be honest to another, when we can’t even be honest to ourselves? These are our last scribblings in our diary…

 

Written by barisvskaya

March 6, 2011 at 1:20 pm

Posted in Review

Tagged with

“Gay Messiah”ı bir de Aya İrini’de dinleyin!

leave a comment »

Geçtiğimiz yıl, “Genç Ozanlar” serisi altında izleme şerefine nail olduğumuz, Antony and the Johnsons’tan sonra, ozan/şarkıcı camiasının aykırı isimlerinden Rufus Wainwright’ı ağırlıyoruz bu akşam. Tek başına, piyanosuyla, kulaklara ve gönüllere şenlik misali…

Rufus Wainwright’ın hayat hikâyesi nedense bana 2005 yılında Ifİstanbul’da “Kahrolası” adıyla gösterilen Jonathon Caoutte’nin “Tarnation”ını hatırlatır. Harbiden filmin sonunda kahrolmuşuzdur. Şizofren bir anneyle yaşayan, gay bir adamın hikâyesinin, akıllara zarar bir şekilde kameraya aktarıldığı bu otobiyografik belgeselden etkilenmemek olanaksızdır. Elbette homofobik değilseniz. Bir düşünsenize hayatınızı, 19 yıl boyunca bıkıp usanmadan kayıt altına alıyor, eşcinsel kimliğinizi de yüksek perdeden dillendirip, evde iptidai koşullarda kesip-yapıştırıp beyaz perdeye taşıyorsunuz. Bir de tüm samimiyetinizi ekleyerek üstelik. Dile kolay… Böyle bir girizgâh yaptık yazıya çünkü Rufus Wainwright’ın hikâyesi de, en az Jonathon Caoutte’nin ki kadar zorlu bir okumayı/izlemeyi gerektirecek.

1973 yılında, New York’ta doğan Rufus McGarrigle Wainwright, müzisyen bir aileden geliyor.  Annesi Kate McGarrigle ve babası Loudon Wainwright III tanınmış folk müzisyenler… Babası Loudon’nun, oyunculuk geçmişi de var, ülkemize uğramışlığı da… Ebeveynler müzisyen olunca, Rufus’un doğumunu selamlamak da “vur patlasın, çal oynasın!” misali şarkılarla olmuş. Loudon Wainwright, “Rufus is a Titman” adlı parçada, ‘kıskanırım seni ben, kıskanırım annenden bile’ minvalinde; “Öylece, Rufus’u sol göğsüne al/Beni de sağa/Ve Romulus ve Remus gibi/Bütün gece boyunca emelim” derken, Kate McGarrigle ise  “First Born” da; “O annesinin bir tanesi ve annanesinin de/Onların kalbini kıracak ve tabii sizinkini de” diyecekti, sonrasında geçecek zorlu yıllara nazire edercesine. Rufus’un doğumundan birkaç yıl sonra, anne ve babası ayrıldı. Annesi ve kız kardeşi Martha’yla Kanada’ya taşındı. Baba imajının yoksunluğunda geçecek yıllar ve müzmin yalnızlığı sonraları çokça hissettirecekti ağırlığını şarkılarında. Ailenin diyalogları da şarkılar üzerinden yürüyecekti sonraları. Rufus’da, Want Two albümündeki epik baladı “Dinner at Eight”le bu kervana katılıp, babasına zehir gibi bir serzenişte bulunacaktı: “Ne kadar güçlü olursan ol/Seni alt edeceğim/Küçük bir taşla /Parçalayacağım seni.” Elbette Martha’nın da söylecekleri vardı babasına, “Bloody Mother Fucking Asshole”la tek başınalığın sıkıntılarından dem vururken; “Ah, keşke, keşke, keşke erkek olarak doğsaydım/Böylece tek başıma ayakta durmayı öğrenebilirdim/Gitarlı o adamlar gibi/Barlarda izlediğim” diyordu.

Rufus, 13 yaşında annesi, kızkardeşi ve teyzesiyle; “The McGarrigle Sisters and Family” adlı grupla sahne tozunu yutuyordu. Opera’ya olan ilgisi, Verdi’nin Requiem’ini dinlemesiyle başladı. Bir röportajında; “Opera iki kez hayatımı kurtardı.” diyecekti. İlki, 14 yaşında Londra’da babasının yanında kaldığı sırada Hyde Park’ta tecavüze uğrayıp, yaşadığı travmayı odasına kapanıp, opera dinleyerek atlattığına atıfta bulunurken. Diğeri ise uyuşturucu illetinden kurtulduktan sonra –ki bu noktada kadim dostu Elthon John’a bir gönül borcu vardır. Hızır gibi yetişip, Wainwright’ı bir rehabilitasyon kliniğine yatırmış ve uyuşturucu belasından kurtarmıştır- öncesinde metamfetaminin etkisinde, ‘dumanlı kafa’yla dinlediği/izlediği Strauss’un  “Elektra”sından aldığı hazzın benzerini, ‘dumansız kafa’yla da alabildiğini görünce…

Kendi adını taşıyan ilk albümünü, 1998 yılında yayımladı. Bu albümün yayımlanmasında babasının el vermesinin etkisi büyüktü. “Rufus Wainwright”ı, 2001 yılında “Poses” izledi. Bu albümde eşcinsel kimliğini açıkça dillendiriyordu. 2000’li yıllar sanatçının uyuşturucuyla münasebetini arttırdığı ve sıkıntılara gebe yıllar oldu. O zaman ki halet-i ruhiyesini, şu sözcüklerle özetleyecekti: “İki seçeneğim vardı. Ya bir kliniğe yatıp rehabilite edilecektim. Ya da baba ocağına dönecektim.” Elbette kliniğin yolunu tuttu, arındı, temizlendi.

2003 yılında iki albümden oluşan Want projesinin ilk albümü Want One, 2004 yılında da Want Two müzik raflarındaki yerini aldı. Aslında eş zamanlı olarak kaydedilen bu iki albüm, Rufus’un hem kadınsı hem de erkeksi kimliğinden izler taşır. Want One’ın testosteronu ne kadar yüksekse, Want Two’nun da österojeni o kadar yüksektir. Want Two’nun kapanış parçası, “Old Whore’s Diet”le Antony Hegarty’la yaptığı düetin iade-i ziyaretini, Antony and the Johnsons’ın “I am a Bird Now” albümündeki “What Can I Do?” ile yaptığını da bir dip not olarak düşelim.

Geçtiğimiz yıl Wainwright için yine bereketli bir yıl oldu. Arka arkaya, “Release the Stars” ve “Rufus does Judy at Carnegie Hall” albümlerini çıkardı. Aslında, bu iki albüm birbirine tezat iki düşüncenin ürünü. “Release the Stars”la Amerika’dan sıkıldığından dem vururken, “Rufus does Judy at Carnegie Hall”la adeta Amerikan gösteri dünyası geleneğine şapka çıkarıyor. Wainwright, “Rufus does Judy at Carnegie Hall”da, Garland’ın hafızalara kazınan ve gösteri dünyasının tek gecelik ilişkilerinin en iyilerinden biri kabul edilen, Carnegie Hall konserini bire bir yorumlamış. Bir anlamda Judy Garland olmuş. Bu hayranlığı, özdeşleşme çabasını anlamak aslında oldukça kolay. Neticede, Judy Garland, gaylerin en önemli ikonlarından birisi. Hatta 1939 yılında Judy Garland’ın “Wizard of Oz / Oz Büyücüsü”nde canlandırdığı Dorothy Gale karakterinden argoya taşınan ve gay kimliğini simgeleyen bir de deyim var: “Be a friend of Dorothy/Dorothy’nın arkadaşı olmak”diye… Elbette her ikisinin de uyuşturucuyla olan derin muhabbetlerini ve sıkıntıyla geçen hayat hikâyelerini de es geçmemek gerekiyor. Rufus’un son projesi ise; yakın zamanda hem yazıp hem de seslendirmeyi planladığı “Prima Donna” isimli bir opera.

Rufus Wainwright’ı grubuyla beraber üç yıl önce Berlin’de, Kesselhaus’ta dinleme şansı bulmuştum. Martha Wainwright da sahnede arz-ı endam etmişti. Kitlenin anlamsız ve ruhsuz devinimlerini saymazsak, fevkalade bir konserdi. Ağırlı olarak “Want One” ve “Want Two”dan çalmıştı. Piyanosunun tuşelerinin yanı sıra gitarının tellerine de dokunmuştu. Elbette piyano tekniğinin ve hissiyatının yanın da gitarının pek lafı olmazdı. Yine de Rufus’un elinden çıkan herşeyi koşulsuz kabul etmeye hazır biri olarak, gitarının tınılarını da koşulsuz kabul etmişti kulaklarım. Hele hele konserin sonlarına doğru, Rufus’un mesih misali çarmıha gerilme sahnesi vardı ki, ne söylesek lafı güzâf… Grup elemanları da havarileri misali raksediyorlardı sahnede. İstanbul konserinde maalesef bu görsel şölenden mahrum kalacağız. Yine de Rufus’u tek başına, piyanosuyla Aya İrini’de dinlemek büyük bir ayrıcalık olsa gerek. Bizim için Lambdaİstanbul’un kapatılmasına da bir ağıt niteliği taşıyacak bu konseri kaçırmamanız dileğiyle.

 

 

Written by barisvskaya

February 20, 2011 at 12:40 pm

Antony and the Johnsons = XXY

leave a comment »

Devendra Banhart’ın ‘Golden Apples of the Sun’ toplamasını bilenler hatırlayacaklardır onu. Lou Reed’in Raven ya da Animal Serenade albümlerini dinleyenler de… Rufus Wainwright’ın son albümünde, operalardaki hafif toplu sopranoları andıran vokale kulak kabartıp hatırlatma babından bir de; Steve Buscemi’nin hapishanelerdeki yaşanan dramı işleyen ‘Animal Factory’sinde, bir grup azılı mahkumun alaycı ve düşmanca bakışları arasında ‘pisi, pisiler’ eşliğinde şarkı söylediği sahneyi ekleyelim.

Hikayemiz; New York’un 80’lerin başındaki ‘underground’ kabare dünyasını anlatan ‘Mondo New York’ belgeseliyle başlıyor. New York’un gece kulüplerinde tiyatral gösteriler, deneysel oyunlar, gay kabareler, Blacklips… Hızlı çekim 90’ların sonlarına geldiğimizde; Antony’ye eklenen ‘the Johnsons’ karşımıza çıkıyor. Grupla aynı adı taşıyan ilk albümlerinin üzerinden beş yıl geçmiş. Dile kolay… Şimdi de ‘I am a Bird now’la karşımızdalar. İlk albümlerinden daha samimi bir sound ve bir dizi misafirle beraber…

Albümün kapağını Peter Hujar’in 1974’te çektiği, Andy Warhol’un süperstarı Candy Darling’in –aynı zamanda Lou Reed’in ‘Candy Says’indeki şahsiyet- hastanedeki son günlerini yansıtan bir fotoğraf süslüyor. Hafiften abaratılı bir söylemle, New York’un underground camiasının ‘James Dean’i olur kendileri… Bu siyah/beyaz, melankolik bir o kadar da dikkat çekici fotoğrafa bakıp, biraz da hayal gücünüzü zorlayıp; 80’lerin sonlarında AIDS’le gelen kültürel kıyametinin yaralarına, travestiler, transseksüeller, gayler, fahişeler, uyuşturucu bağımlılarıyla zenginleşen New York gece hayatını da eklerseniz, kendinizi Antony and the Johnsons’ın halet-i ruhiyesinin tam kalbinde bulursunuz.

Antony and the Johnsons’ın esas oğlanı Antony’nin sesi; diatonik skalada bir o yana bir bu yana sallanan bir sarkacı andırıyor adeta: Kah Brian Ferry’nin hissiyatlı haykırışları, kah Nina Simon’un sesinde gediğine oturan duygusallık, kah Klaus Nomi’nin opera kıvamındaki serzenişleri… Uzun lafın kısası Lou Reed’in tabiriyle Jimmy Scout’ın varisi var karşımızda.

Soul, jazz, gay kabare, klasik romantizm, opera tınılarına eklenen dramatik, kimi zaman duygusal; aidiyet, cinsel kimlik, sadomazoşizm, hermafroditler (çift cinsiyetliler) ve dönüşüme ilişkin şarkı sözleri ve hepsinden önemlisi sizi sarıp sarmalayan samimiyet duygusu Antony’i ‘diğerlerinden’ hemen ayırıyor.

Albüm; Antony’nin dinleyiciyle arasındaki sınırları tamamen ortadan kaldıran ‘Hope there is someone’ıyla açılıyor: ‘Umarım benimle ilgilenecek birisi vardır, Bu diyardan göçtüğümde… Kalbimi serbest bırakacak, yorgun olduğumda tutabileceğim birisi…’
‘My Lady Story’de ise yitirilmiş güzelliğini ararken buluyoruz Antony’i: ‘Çok incindim bebeğim, parlayan birkaç göz ve güzelliğimden birkaç parça görmek istiyorum’… Cinsel kimliğine dair tüyoların yer aldığı ‘For Today I am a boy’da; ‘Ama bir gün büyüyüp, güzel bir kadın olacağım, bir gün büyüyüp güzel bir kız çocuğu olacağım. Bugün için sadece bir çocuğum, bir erkek çocuk…’ dizeleriyle küçük sırrını açıklarken buluyoruz onu. ‘Man is a boy’ da ortak yaralarımızdan dem vururken çıkıyor karşımıza: ‘Affet beni, yaşamama izin ver, ruhumu özgür bırak. Zayıflığın tohumları ekildi, hızla büyüyor.’

Boy George’la yaptığı ‘You are my sister’ düetinde ise kişisel bir anısı paylaşıyor: ‘Benim kız kardeşimsin, ihtiyaçlarımız ve masumiyetimizle doğduk, arkadaş olduğumuz zamanlar oldu, zalim olduğum zamanlarda’. Bu parça ertesi hafiften mahçup bir tavırla, Rufus Wainwright’ın söyleceklerinin arkasında duraracağının sinyallerini vererek sessizliğe bürünüyor:
‘Eğer kuşlar ölmek zorundaysa, ne yapabilirim, uçamayacak kadar zayıf düşmüşlerse’. ‘Fistful of Love’da Lou Reed’in gitar tınılarını duyuyoruz derinden, ‘bir avuç sevgi için’. Devendra Banhart’ın ‘al sen devam et’ tadında Antony’e teslim ettiği ‘Spiralling’ ertesi hermafrodit, matematik profesörü Julia Yasuda’nın özgürlüğünü ilan ettiği ilahiye tanık oluyoruz. Albümün kapanış parçası ‘Bird Girl’de uçma vakti diyor, bir avuç sevgiye. Kalbini ellerinde tutup, aradığı kanatları bularak…

Written by barisvskaya

February 15, 2011 at 6:10 pm