barisvskaya

Just another WordPress.com site

Archive for the ‘Interview’ Category

Enerji ve İnekler -Enerji Tüketmeme Hakkı

leave a comment »

Özgür Gürbüz’ün “Enerji ve İnekler”i; zekice kurgulanmış, esprili bir dille kaleme alınmış bir ilk kitap. 20 yıla yaklaşan bir birikimin ve mücadelenin ürünü. Tanıyanlar bilir nev-i şahsına münhasır bir espri anlayışı vardır Gürbüz’ün. Bu espri anlayışı da “Enerji ve İnekler”in satır aralarında çokça hissettiriyor kendini. Yıllardır basın saflarında kalem oynatıyor: Arkitekt’ten, Yeni Yüzyıl’a, Referans’tan, Sabah’a kadar çeşitli dergi ve günlük gazetelerde çalıştı. Yön Radyo ve Açık Radyo’da programlar yaptı. Hali hazırda Yeni Aktüel dergisinin editörlerinden. Bu arada ‘Nükleeri savunmak ilericilikse, ben gericiyim!’ minvalinden Silifke’den Akkuya kadar geri geri yürümüşlüğü de var. Dile kolay 170 km… Aslında şirin bir kitap kahramanıdır Gürbüz: Coca Cola içmez, meyvalı soda içer mesela. Mc Donalds ve Burger King köftelerine tenezzül etmez, dürüm yer. Alkolle arası iyi değildir ama tam bir işkoliktir. Her zaman bir meselesi vardır; yanlış anlaşılmasın kendisiyle değil, memleketi kurtarmakla. Kendilerini yoğun iş temposunda yakalayıp, ‘sağdan, soldan’, Kyoto’dan, nükleerden, enerji tüketmeme hakkından, Don Kişot misali savunduğu fikirlerinden ve elbette son kertede ilk göz ağrısı ilk kitabından konuştuk. İşin inekler kısmıyla ilgili ‘bilmeceyi’ de siz okuyuculara bıraktık.

İstersen önce, kitabın çıkış fikrinden bahsedelim. Kitabın giriş yazısında değinmişsin ama bir de senin ağzından dinleyelim kitabın hikâyesini…

Halkevleri Ankara’da büyük bir toplantı düzenlemişti: “Halkların Hakları” başlıklı. Bu toplantının bir bölümünde de enerji tartışılacaktı ve öncesinde bir atölye çalışması düzenlenecekti, beni de çağırdılar. Bu atölye çalışmasında yoksul insanların ücretsiz elektrik kullanma hakları olduğundan ve onlara devletin ya da belediyelerin ücretsiz elektrik vermesinden bahsedildi. Bunun doğru bir çözüm olduğuna inanmıyorum. Enerji kullanımını ücretsiz hale getirirseniz, tüketimi arttırırsınız. Halbuki bizim nihai amacımız, tüketimin azaltılması olmalı çünkü kaynaklar sınırlı. Yoksul insanlara mali destek vermek daha mantıklı örneğin. Buradaki sorunu fark ettiğimde bunu anlatan bir kitap yazmalıyım diye düşündüm.

Sınırlı kaynaklarla sınırsız enerji talebinin karşılanması mümkün değil. Tüketim çılgınlığına derhal bir son vermemiz gerekiyor. Kitabında, aslında çok da farkında olmadığımız bir hakkımızdan bahsediyorsun, ‘Enerji kullanmama hakkı’. Bu kavramı biraz açar mısın?

Enerji tüketmeme hakkımız olduğuna şiddetle inanıyorum ve özellikle bu hakkın gasp edildiğini düşünüyorum. Basit bir örnekle anlatmaya çalışayım. İstanbul gibi dev bir metropolde oturuyorsanız ve İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna raylı sistemle seyahat edemeyip, otomobilinizle veya enerji sarfiyatı çok yüksek otobüslerle seyahat etmeye mahkûm kalıyorsanız, sizin enerji tüketmeme hakkınız elinizden alınmış demektir. Bunun bin bir tane örneği var. Devlet TOKİ aracılığıyla size bir bina yapıyor ve bu binada kullanılan malzeme yüzünden daha az tüketebilecekken daha çok enerji tüketiyorsanız bu suça istemeden de olsa, ortak oluyorsunuz demektir. “Bu hakkınızı aramazsak ne olur” diye sorarsanız, buzulların erimesiyle başlayan süreç sizi de önüne katıp, ebediyete götürür. Bu kadar basit.

Kitabın bir bölümünde karbon borsası/emisyon ticareti üzerine çarpıcı tespitlerde bulunuyorsun. Hafiften de kinayeli bir dille kaleme almışsın Kyoto’yla ilgili bölümü.  Nedir bu karbon borsası hikâyesi, nasıl işliyor süreç, nedir Kyoto’yla alıp veremediğin, hem de izdivacımıza sayılı günler kalmışken ?

Öncelikle şunu söylemeliyim. Türkiye’nin Kyoto protokolünü imzalamasına tarafım. Bu Kyoto protokolünün mükemmel bir çözüm olmasından değil, eldeki tek çözüm olmasından kaynaklanıyor. Kyoto’ya getirdiğim eleştiriler de aslında şundan kaynaklanıyor. Kyoto’nun içinde karbon borsası adı verilen bir serbest piyasa mekanizması var. Bazıları Kyoto ayrı bir mekanizma, karbon borsası/emsiyon ticareti ayrı bir mekanizma zannediyorlar. Oysa Kyoto, karbon borsası adı verilen bu mekanizma üzerine kurulu. Protokol, bazı ülkelere yükümlülükler getiriyor. Örneğin Avrupa Birliği sera gazı emisyonlarını  2012 yılına kadar, 1990 seviyelerinin %8 altına çekmeyi taahüt ediyor. AB içinde ise her ülkenin hedefleri farklı. Almanya azaltmakla yükümlüyken gelişmekte olan ülke olarak nitelenen Portekiz ve Yunanistan’ın belli oranlarda arttırma şansı var. Almanya’nın hedefi yüzde 21 oranında azaltmak ve ne yapıyor Almanya; enerji yoğun sektörlerine bakıyor ve herbir firmaya belli bir kota veriyor. Örneğin A firmasına; sen heryıl 10 bin ton karbondioksit çıkarıyorsun, benim sera gazı emisyonlarını indirmem lazım, önümüzdeki yıl 9 bin ton çıkarmalısın diyor. Bu firmanın önünde iki seçenek var. Ya teknolojisini değiştirecek/iyleştirecek, enerjiyi daha akıllıca kullanacak ya da Kyoto’daki emisyon ticareti sayesinde, temiz karbon hissesi olan bir firmadan bu hisseleri satın alacak. Şu anki uygulamada ne yapıyor böyle firmalar, teknolojisini değiştirmeden, çevreyi kirletmeye devam ederek, üçüncü dünya ülkelerine gidip, ucuz işcilik ve ucuz maaliyetle, yenilenebilir eneji kaynaklarına yatırım yaparak temiz karbon hisselerine sahip olmaya çalışıyorlar. Benim Kyoto’ya getirdiğim eleştiri de bu noktada. Firmalar teknolojisini değiştirmeden dünyayı kirletmeye devam ediyor. Ama amacın bu olmaması gerekiyor. Biraz oyalama taktiği gibi görünen bu sürecin çabucak değiştirilmesi gerekiyor. Kyoto’nun ikinci döneminde daha ağır hedeflerle bu sorun düzeltilmeli.

Bir de Türkiye’de politikacıların sorunlara yönelik çözüm önerileri, trajikomik hikâyelerden öte geçmiyor. İşte, Melih Gökçek’in susuz kalan Ankaralılara tatile çıkmayı önermesi ya da ne bileyim Demirel’in nükleer santral kurmayıp da fişi denize mi takacağız kabilinden anekdotları… Sen ne diyorsun bu hikâyelere?

Demirel bu sözü bilerek mi söylemiş bilemiyorum ama günümüzde dalga enerjisinden elektrik üretiliyor. Evet, fişi denize, çatımızdaki güneş panellerine takacağız artık. Fransa, İngiltere dalga ve gel-gitten elektrik üretiyor. Melih Gökçek, Ankara susuz kaldığında “Küresel ısınma yeni bir şey” diyerek akıllara zarar bir açıklama yaptı. Yıl 2007’ydi. Daha da traji komik olanı, eski çevre bakanının düdüklü tencere kullanın tavsiyesi. Bir sivil toplum örgütü lideri bunu söyleyebilir ama bir enerji bakanı bunu söylemez. Yapmaları gereken, düdüklü tencere üzerindeki KDV oranlarını kaldırarak, vatandaşın alımını kolaylaştırmaktır.

Türkiye’de nükleer santral hikâyesinin neredeyse 40 yıllık geçmişi var. Sen de 1995 yılında “Nükleeri savunmak ilericilikse ben gericiyim!” diyerek geri geri yürümüştün. Yıl 2008 hâlâ nükleeri tartışıyoruz. Bu konuda bilirkişi olarak sen ne söyleyeceksin?

1995 yılında yaptığım eylemin bugünde geçerli olduğunu düşünüyorum. Nükleri savunmak ilericilikse ben gericiyim ve geri geri gitmeye devam edeceğim.  Aslında kendi içerisinde iki söylem barındırıyordu bu eylem. Birincisi nükleeri savunanlara bir yanıt, ikincisi ise  çözümün biraz daha gerilerde olduğu mesajı. Sınırsız bir talebi sınırlı kaynaklarla karşılayamazsınız. Nükleer enerji de neticede sınırlı bir kaynak. Dünyada ne kadar uranyum varsa, o kadar elektrik üretebilirsiniz. Kaldı ki teknolojisi de sınırlı. Ne söylenildiği kadar ucuz, ne atık sorunu çözülmüş, ne de güvenlik sorunu. Akkuya’ya kurulması düşünülen 1000 MW’lık bir reaktörden 30 ton yüksek seviyeli atık çıkıyor. Bunların bir bölümü Plutonyum-239, ve Pu-239 250 bin yıl radyoaktif kalıyor. Bunların nasıl saklanacağı bilinmiyor. Dünyada bir tek çalışan depolama alanı yok ama yetkililer var diyerek yalan söylüyor. Aslında demokratik anlamda da bir sorun var. Neticede 4 yıllık bir hükümete oy veriyorsunuz, 250 bin yıllık radyoaktif atık bırakıp gidiyor. Bu nasıl bir dikta rejimi, kimse bunu tartışmıyor. Kaldı ki güvenlik sorunu da var. Türkiye’de terörün bir sorun olduğu konusunda herkes hemfikir ama hiçbir gazeteci nükleer santralların hedef olabileceğini yazamıyor. Kazalar deseniz, en yakın örnek geçtiğimiz ay Fransa’da yaşanan kazalar. 100 işçi radyasyona maruz kaldı, reaktörün yanındaki gölde yüzen halka ‘dışarı çıkın’ emri verildi. Ama bunlar da Türkiye’de yazılıp çizilmedi. Türkiye nükleere muhtaç değil, Avrupa’nın en büyük ikinci rüzgar ve güneş potansiyeline sahip. Dünyanın en büyük 7. jeotermal enerji potansiyeli burada .Ve bunların da ötesinde Türkiye enerji savurganı. Türkiye aynı işi yapabilmek için Japonya’nın dört katı fazla enerji harcıyor. Bunu iki kat azaltsak, enerji talebimizi yarı yarıya düşürebiliriz. Sinop da, Mersin de biz de rahat ederiz. Dışa bağımlılık da azalır.

Written by barisvskaya

March 29, 2011 at 6:55 pm

Posted in Interview

Polisiye Âlemlerde Serbesİz

leave a comment »

Adı: Emrah

Soyadı: Serbes

TC Kimlik No: Belirtilmemiş

Mesleği: Yazar

Doğum Yeri: Yalova

Doğum Yılı: 1981

Suç Listesi: “Şen Profesörler: Metaforla Saadet Olmaz” (2006), “Her Temas İz Bırakır” (2006), “Son Hafriyat” (2008) adlı kitaplar, Birgün gazetesi için yaptığı söyleşiler, Radikal İki’ye yazdığı tiyatro eleştirileri, Hayvan dergisinin Ankara temsilciliği…

Suç Mahali: AnKara

Emrah Serbes, Her Temas İz Bırakır’da, Behzat Ç.’yi; “Yeni muktesebata uyum sağlayamamış, lambur lumbur, dişli bir komiser. Müzik dinlemez, polis telsizi dinler. Kitap okumaz, gazeteye spor sayfasından başlar. Herhangi bir siyasi görüşü yok. ‘İçimizden birinin’ üçüncü sayfa haberlerine yansımış hali, adı bile tam değil. 1. Amatör’de duran toplara iyi vuran bir stoperken, topçuluğu bırakıp başkalarını tekmelemeye başlamış. Mesela beş lira için kalbinden adam bıçaklayanları, on üç yaşında kızlara tecavüz eden, namus için en yakın akrabalarını vuranları… Emekliliğine az kalmış, o bu işe başladığında doğan çocuklar Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşa gelmiş, kendi kızı dâhil. O da bu arada boşanmış, insan sarrafı olamasa da ceset sarrafı, bu yüzden de biraz melankolik tabiatlı olmuş.” cümleleriyle tanımlıyordu. Ayıkla pirincin taşını minvalinden Behzat Ç. hayatımıza bodoslama dâhil oldu. Çıkarabilene aşkolsun. Gerçi, ilk kitabın sonunda umudunu kesmişti okuyucular… Hazin bir sondu çünkü. Devamı gelmez dedirten bir son. Sitem de etmişlerdi Emrah’a, “Böyle bir sonu hakediyor muydu Behzat Ç.?” diye. Belli ki yazarımız, Behzat Ç. ile olan meselesini kapatamamış. Son Hafriyat’la, ‘sessiz sedasız’ tekrar aramıza dâhil etmiş  başkomiseri. Yine başkent sokaklarında, argosu zengin, entrikası bol, kurgusu sağlam, diyalogları leziz, kallavi bir hikâyeyle… Emrah’ı, DTCF (Dil Tarih Coğrafya Fakültesi) Tiyatro bölümündeki eğitimini tamamlama arifesinde yakalayıp, kelimelerimiz döndüğünce sorularımızı sıraladık…

Emrah, Son Hafriyat’a Rakel Dink’in, Hrant Dink’in cenazesinde söylediği “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim…” cümlesiyle başlıyorsun. Bu cümleyi kitabın bütününe yaydığımızda Red Kit’i de yaratan bu karanlık. Ufukta aydınlık görünüyor mu sence?

Ufukta bir aydınlık göremiyorum amma velâkin Rakel Dink’in cümlesindeki ‘karanlığı sorgulama’ fikrine inanıyorum. Karanlığı adamakıllı sorgularsak ufakta bir aydınlık görünebilir…

Her iki kitabında da AnKara’yı, cinai romanın adeta bir karakteri haline getiriyorsun. Kitapları okuduktan sonra AnKara günlerimi bile özledim… Sence,  mekânın, özellikle de polisiyede ne gibi bir işlevi var?

Mekân polisiye için dekoratif bir öğe değildir. Bütün kitaplar için böyledir tabii, ama bence polisiyede biraz daha önemlidir mekân. Çünkü söz konusu olan cinayetse olay yerini cinayetten ayrı düşünmenin imkânı yok. Mekân derken sadece bir treni ya da kapalı bir odayı kastetmiyorum. İçinde bulunulan kent de olay yerini ve dolayısıyla olay örgüsünü etkiler. Haliyle taşrada geçen bir cinayet öyküsüyle metropolde geçen farklı olur. AnKara polisiyelerine başlarken şu soruyu sordum kendime, bu öyküler neden başka bir kentte değil de Ankara’da geçiyor? Yani sadece Ankara’da geçebilecek bir roman Ankara’da geçmelidir. Bütün kentlerin birbirine benzemeye başladığı bir zamanda böyle bir şey yazmak güç. Ama şu da var, Ankara, Ankara olmaktan çıkıyor diye buraları yazmaktan vazgeçecek değiliz.

Emniyet teşkilatının işleyişini çok iyi biliyor gibi görünüyorsun. Bu bilgi nereden geliyor?

Madem bir polisi anlatıyorum, o polis emniyet hakkında ne biliyorsa benim de bilmem gerekir diye düşündüm. Elimden geldiğince bütün kaynaklara ulaşmaya çalıştım. İlk kitap çıktıktan sonra polis misin diye soranlar oldu. Dokuz senelik öğrencilik hayatında polisle sık sık kavga etmiş biri olarak gizli bir sevinç duydum bundan. Çünkü polis değilim, yazarım. İşim bu, okuyanda bunu yazan kesin polistir duygusu uyandırmak.

Her Temas İz Bırakır’da, Serbes’in mahkemesinde çok ağır bir cezaya çarptırılan Behzat Ç., Tezer Özlü’nün “Herkes herkessiz yaşayabilir” sözünü hatırlatırcasına Son Hafriyat’la tekrar aramızda… Serbes’in affından yararlanıp, aramıza dönmüş gibi… Behzat Ç. hikâyelerine devam galiba?

Behzat Ç. hikâyelerine devam edeceğim. Ama biraz ara verip başka şeyler yazdıktan sonra.

Ufukta film senaryosu gibi projeler de var mı?

Beynelmilel’in iki yönetmeninden biri olan sevgili Muharrem Gülmez’le Her Temas İz Bırakır’ın film senaryosu üstünde çalışıyoruz. Kitaba saplanıp kalmadan, sinemanın gereklerini yerine getiren iyi bir film yapmak amacındayız.

Her Temas İz Bırakır da,  Son Hafriyat da sağlam bir kurguya sahip.  Romanlarında olay örgüsünü kurarken nasıl bir yol izliyorsun?

Bol bol not alıyorum. Aklıma gelen her ihtimali yazıyorum. Sonra onların arasından hoşuma gidenleri seçiyorum. Tam olarak bilmiyorum ama yazdıkça kendini dönüştüren bir kurgu anlayışım var galiba.

Her iki kitapta da diyaloglar mest ediyor insanı. Uzun zamandan beri bu kadar iyi diyaloglar okumamıştım. Sokakların argosunu da çok iyi yediriyorsun diyaloglara. Nedir bu işin tuzu, biberi?

Beş sene boyunca çeşitli gazete ve dergilere röportajlar yaptım. O süreçte Türkçenin yazıldığı gibi konuşulan bir dil olmadığını öğrendim. Yani konuşma dili diye bir şey var. Bu da insanların insan gibi konuştuğu, dertlerini en pratik şekilde anlattıkları, edebiyat paralamadıkları bir dildir.

Polisiye külliyatından etkilendiğin, beğendiğin yazarlar kimler?

Beni esas etkileyen yazarlar polisiye yazarları değil. Ama Simenon’un kitaplarında yarattığı atmosferi çok severim. Leo Malet’nin Kara Üçleme’sini de çok severek okumuştum. İsveçli dedektif Martin Beck’ten mutlaka bir şekilde etkilenmişimdir. Şark Ekspresinde Cinayet ile On Küçük Zenci’yi de her insan evladının okuması gereken iki Agatha Christie romanı olarak görürüm.

Türkiye’de polisiye roman yazarları iki elin parmaklarını geçmiyor. Son zamanlarda artsalar da. Oysa polisiye roman için epey verimli topraklarda yaşıyoruz. Türk edebiyatında polisiye geleneğinin olmamasını sen neye bağlıyorsun?

Ahmet Mithat Efendi’nin 1884’te yazdığı Esrar-ı Cinayet’ten başlayarak Türkiye’de inişli çıkışlı bir polisiye geleneği olduğu söylenebilir. Hatta Türkiye’de ne kadar roman geleneği varsa o kadar da polisiye geleneği vardır. Sevgili Erol Üyepazarcı’nın çalışmaları yerli polisiye açısından bir deryada olduğumuzu gösteriyor. Dolayısıyla soruyu şu açıdan ele alabiliriz, geldiğimiz noktada Türkiye polisiyesi neden fazla çeşitlenmiyor, Avrupa’da ya da Amerika’da olduğu gibi pek çok alt türe ayrılmıyor, hâsılı neden yüzlerce polisiye yazarımız yok? Belki, senin de dediğin gibi polisiye açısından epey verimli topraklarda yaşadığımızdan böyledir. Çünkü yaşananla yazılan arasındaki mesafe sıfıra yakın. Normalde edebiyatın hayatın önünde gitmesi lazım, ama hayat polisiyeyi solluyor buralarda. İsveç’te kanlı bir cinayet öyküsü, okuyanlara heyecan verebilir. Ama bizim için sokakta birinin bıçaklanıp ölmesi sıradan bir olaydır. Hiç kimse sıradan bir öykü yazmak istemez. Bir de şu açıdan bakalım, velev ki polisiye geleneğimiz yok, buna niye üzülelim? Yazdıklarımızı illa ki Batılı bir biçime sokmak, o biçimi kerteriz alarak yamalı bir gelenek yaratmak zorunda değiliz. Olmasın yani, bir şeyden de eksik kalalım. Bir ülkenin iyi yazarları varsa onlar zaten bir gelenek oluştururlar.

Her iki romanında, özellikle polis davranışları açısından oldukça gerçekçi.  Karakterlerinin tamamı kanlı-canlı, içimizden birileri… İkinci romanını ilkiyle kıyaslarsan, ne kadar yol kat ettiğini düşünüyorsun?

Bilmiyorum. Kimse yerinde saymaz, İsmet Özel’in dediği gibi, ‘Ya saadetine ya da felaketine doğru yürür.’ Ben de bir parça ilerlemiş olabilirim, gerilemiş de olabilirim. Ama esas romanlarımı daha yazmadım, bunlar ilk karalamalar.

Profesör Üstün Dökmen, Hayvan dergisinde yayımlanan bir röportajında; “Yere düşen ekmeğin üstüne basan insan görmedim ama düşen insani tekmeleyen çok kişi gördüm.” diyor. İnsanın, Behzat Ç. ve eşrafına, Neşet Ertaş’ın; “Adamın ruhu kötüyse, bedenin ne günahı var.” sözünü hatırlatası geliyor… Bir rakı muhabbetinde Behzat Ç.’ye böyle bir laf etsek ne yanıt verirdi acaba?

Bilerek mi alıntıladın bilmiyorum ama Üstün Dökmen’le Hayvan’daki o röportajı ben yapmıştım. Evet, yere düşen insanları tekmeleyen çok polis gördük. Türk polisi bir doğal afettir. Hastaneye gaz bombası atan ruh hastalarına bu devlet maaş ödüyor. Behzat Ç. böyle bir teşkilatın parçası, dolayısıyla onun vereceği cevaplar da Muammer Güler’in basın toplantılarına benzer. “1 Mayıs’taki karambolde bir turisti de dövmüşsünüz,” diye soruyorlar. “Hayır, o dövülen kişi turist değildi,” diye cevap veriyor. Madem turist değilmiş, cebinde döviz de yok, kafasını gözünü yarın o zaman sayın vali. Bu memlekette acı olan şey, acının anında komediye dönüşmesi. Çektiğimiz acılar beş saniye içinde kendi kendini imha ediyor.

Bu röportajım Bant Dergisi’nde yayımlanmıştır.

Written by barisvskaya

February 20, 2011 at 12:50 pm

Alalie Lilt

leave a comment »

Alalie Lilt’i ilk dinlediğim günü hatırlıyorum. Daha ilk albümleri Cyclopedia’yı yayınlamamışlardı. Yanılmıyorsam 2002 yazıydı.  Eski kız arkadaşım Susi, demo albümlerini getirmişti. O demo albümü hâlâ büyük bir keyifle dinliyorum. Stüdyonun o ‘sınırlayıcı’ atmosferinden uzak, küçük hataların Thelonious Monk’taki gibi ‘cuk’ diye yerine oturduğu ‘hissiyatı’ derin bir demoydu. Dry’daki davul da bir harikaydı. Eh, Clara’nın büyüleyici sesi ve sözleri de…  Sonra ‘Cyclopedia’ geldi. Türkçe mealiyle ‘Bisiklopedi’. Yani ‘Encyclopedia’nın bisiklet dilindeki karşılığı : Pedallara bas, ‘an’lara dair insan manzaralarını ve hikayelerini yakala… Hikayeleri bol, alt yapıları sağlam, üstü kapalı politik mesajların ‘arif olan anlar’ tadında verildiği hoş bir ilk albümdü. ‘Obstruct The View’le az ağlamadık hani… Şu sıralar promosyon mahiyetli ‘This Is Where You End And I Begin’ EP’lerindeki ‘Flaws’ı dinleyip duruyorum bağımlı gibi. Yolumuz Viyana’ya düşmüşken bu ‘güzelliği’ sizlerle paylaşalım istedik. Ve Alalie Lilt’in ‘esas hatunu’ Clara Humpel’le; müzik, dil, algı, kürtaj, kadın politikaları  ve YTL üzerine bir röportaj yaptık.

İstersen küçük bir oyunla başlayalım röportajımıza. Eğer bu soruyu bilirsen bizden 1 milyon TL kazanacaksın. (Kendisine madeni 1 YTL, kağıt 1 YTL ve 1 milyon TL gösteriyorum.) Sence hangisi pahada daha ağır?

(Gülümsüyor.) Bu tarz oyunlardan nefret ederim, kendimi aptal gibi hissediyorum. Bir hile var bu işte! Bunda çok fazla sıfır var. Hangisi acaba?! Tamam bunu seçiyorum. (Kağıt 1 YTL’yi seçiyor. Bize de durumu açıklamak kalıyor. Yine de  1 milyon TL’yi kendisine takdim ediyoruz.)

Şarkı sözlerini çoğunlukla İngilizce yazıyorsun. Bir röportajında ‘Dilin algıyı belirlediğinden’ ve ‘Almanca’da kendini ifade etmenin zorluklarından bahsediyorsun’. Gerçekten bu kadar zor mu senin için anadilinde kendini ifade etmek?

Bütün deneyimlerimi söze dökmekte, anadile transfer etmekte zorlanıyorum. Özellikle duygusal ya da eski zamana dair dokunamadığım hususlarda. Tek bir satırda düşünemediğim için, dil birçok çağrışım ve ima barındırıyor benim için. Bu nokta da iletişim gerçekten güçleşiyor. İlk söylediğin en önemlisi, sonra gelenler önem derecesine göre sıralanıyormuş gibi geliyor… Ki bu doğru değil. Çok fazla hikaye dönüyor etrafımızda ve algı sınırları zorlanıyor. Anadilim Almanca’da sözleri yazarken her bir kelime ve yan anlamları uygun değilmiş, yetersizmiş gibi geliyor. Bu yüzden İngilizce’yi tercih ediyorum. Kendimi daha rahat ve herhangi bir sınırlama olmaksızın ifade etmemi sağlıyor. Elbette bu ucuz hilenin eğlenceli sonuçları da var. Genelde şarkı sözlerim benim anlatmaya çalıştığımdan farklı algılanıyor.

Şarkı sözleri basitçe algılandıklarında ilişkilerden bahsediyormuş havası uyandırıyor. Ama derine indiğimizde politik bir yanları olduğunu yakalıyoruz… Sanki dinleyiciye algı düzeyini belirleyebilme şansı tanıyormuşsun gibi geliyor. Bu doğru olabilir mi?

Kesinlikle. Amacım aslında bu. Sözler yüzeyde basitçe ‘ilişkilerden’ bahsediyormuş gibi görülebilir. Ama derine indiğinizde daha fazlasını bulabilirsiniz. Elbette bu sizin tercihinize bağlı. Ama bunu yapmak zorunda değilsiniz. Politik yanlarıyla ilgilenmeyenler eğer yüzeyde ulaşabildikleriyle mutlularsa, bununla yetinebilirler. ‘Evet, ben de böyle bir deneyim yaşadım diyebilirler.’ Ama başka bir seviye daha var algılanabilecek.

Nisan ayında çıkacak yeni Alalie Lilt albümüyle ilgili birkaç ipucu verebilir misin?  Herhalde EP’indeki üç yeni parça da yeni albümde yer alacak.

Evet. EP’ deki “Flaws”, “How I Learned to Disappear” ve “Firm Ground” yeni albümde yer alacak. Albümde birçok yeni parça var, iki parça da epey eski. Bu yüzden de albüme isim koymakta zorlanıyorum. ‘What Has Gone, Hasn’t Necessarily Disappeared’ üzerinde duruyorum. Bu bir parçamda kullandığım bir cümle. Ve albümü kucaklıyormuş gibi geliyor. Basçımız bu ismi beğenmedi. O yüzden emin değilim. Sound da daha sadeleşti gibi. Maalesef,  henüz albümü tam anlamıyla dinlemedim.

Stüdyo kayıtlarının albümün bütünlüğündeki hissiyatı sınırladığı fikrine katılıyor musun? Canlı performanstaki o tat kayboluyor gibi geliyor hep bana…

Biz de grup içerisinde bu konudan sık sık bahsediyoruz. Henüz iyi bir yöntem bulamadık bunun için. Bir sonraki albümde elimizden geldiği kadarıyla canlı kaydedeceğiz. Ancak bu şekilde hissiyatı daha iyi verebiliriz. Herkes ayrı ayrı stüdyoya girdiğinde, duyguyu geliştiremiyorsun. Herkes mükemmel olmaya çalışıyor ve bu gerginlik de albüme yansıyor. İnsanlar canlı performansımızın daha iyi olduğunu söylüyorlar.

Biraz da Susi Puchi’yle gerçekleştirdiğin elektronik punk/trash projen ‘Rüssel feat. zärtlichen Cousinen’den bahsedelim. Duyduğum kadarıyla basit alt yapılar üzerine Türkçe sözler kullanmışsınız…

Evet. ‘Se-vi-şe-lim, sarhoş o-la-lım’… Tamamen emprovize olarak gelişiyordu. Konser öncesi Susi, beat’ler üzerine Türkçe bir şeyler mırıldanıyordu. Tamam, bunu söyleyelim deyip konsere çıkıyorduk. Çok eğlenceli ve çılgın bir projeydi. Alalie Lilt’in tam tersi. Alalie Lilt, cici, ‘la la la’ ama Rüssel sert,  ‘hırrr’ bir şeydi.

Politika bilimi okuyorsun. Hazır seni yakalamışken bir iki soru da Avusturya’daki kadın politikaları üzerine soralım. Sence kadınlara yönelik en büyük sorun ne Avusturya’da?

Bence en önemli sorun, hâlâ  ‘ikili cinsiyetçiliğin’ hakim olması. Kadın ve erkek. Kadın erkeği, erkek de kadını sevmek zorunda. Başka bir şey için ‘yeterli’ boşluk yok. Ekonomik olarak baktığımızda, kadınlar ortalama olarak erkeklerin üçte biri daha az maaş alıyorlar. Elbette diğer ülkelerle karşılaştırıldığında oradaki kadınlardan daha iyi bir hayatımız var.

Ya şu kürtaj meselesi. 1974’den yılından beri yasal Avusturya’da. Ama hâlâ gündemde. Nedir muhafazakarların zoru hâlâ kürtajla?

Schüssel (Avusturya Başbakanı), kürtaja karşı olduklarını açıkça dillendirmiyor. Bulunduğumuz noktada böyle bir söyleme sahip olamazsın. Ama yine de ellerinden geleni arkalarına koymuyorlar ve durumu zorlaştırmaya çalışıyorlar. Örneğin, Salzburg’da kürtaj olamıyorsun. Viyana’ya gitmek zorundasın. Çünkü Salzburg’da kürtaj yapan bir hastane yok. SPÖ’den (Avusturya Sosyalist Partisi) yeni bir bölge valisi var ve kürtajın Salzburg’da da yapılabilmesi yönünde çaba gösteriyor. Muhafazakarlar ‘hayır’ diyorlar. Oysa yasaya göre kürtaj serbest. ÖVP (Avusturya Halk Partisi), doktoru kendi ahlak anlayışı dışında ‘kürtaj’ yapmaya zorlayamazsın diyor. SPÖ ise zaten böyle bir amaçları olmadığını, bunu yapmaya gönüllü olan doktorları bulacaklarını söylüyor. Önümüzdeki 20 yıl da bu tartışma süreceğe benziyor. Muhafazakarlar iktidara gelir gelmez; kadın meselelerinden sorumlu bakanlığı kapattı ve sosyal meselelerden sorumlu bakanlığa bağladı. Bakanlığın tepesindeki bir erkek. Onun önerisi, kadın kürtaj olmak istediğinde, eşinin onayının alınmasıydı. Hâlâ böyle fikirlerle ortaya çıkabiliyorsun. Kürtaj ve kadın vücudunun sadece kadınların meselesi olduğu hâlâ konu edilmiyor.

Bu aralar kimleri dinliyorsun?

Thermals, Electralane dinliyorum. Bir de Patrick Wolf var. Gerçekten inanılmaz. 20 ya da 21 yaşlarında… Elektronik alt yapılar üzerine inşa edilmiş ilk albümü ‘Lycanthropy’ bir harikaydı. Sözleri de… Sesi de… Thermals ise rock-punk ağırlıklı, yüksek volümlü ama bir o kadar da melodik bir grup. Ve tabii ki Ani Difranco.

Ani Difranco’yu senin için bu kadar özel kılan ne? Seni dinlediğimizde Ani Difranco’dan küçük enstantaneler yakalayabiliyoruz sanki…

Yanılmıyorsam 21 ya da 22 albümü var. Yılda bir albüm. Çok sayıda da konser veriyor. Albümlerini kaydetmeye nasıl zaman buluyor anlamıyorum. Kendisini 11 kere canlı izledim. Gitarı kimsenin çalmadığı şekilde çalıyor. İlk Difranco konserim Londra’daydı. Konser başladığında grubuyla birlikteydi. Grup bir ara sahneden ayrılmış. Bense ancak iki ya da üç parça sonra Difranco’nun sahnede yalnız çaldığını fark edebildim. Röportajlarında kafelerde çalmaya başladığını, bu yüzden de kendi ritm kesitlerini geliştirdiğini söylüyor. Sözleri de bir harika.

Adı: ALALIE – Yunanca ve Latince’den devşirme, “dilsiz”, “konuşmadan yana muzdarip”

Soyadı: LILT – “rakkas”,  “oynak bir hava veya şarkı”

Muhteviyatı: Clara Humpel (vokal, gitar ve sözler), Veronika Humpel (arka vokaller, akordiyon, keyboard), Jutta Sierlinger (arka vokaller, keman, keyboard), Andrea Fränzel (elektro bas), Toni Holzreiter (davul) (Şimdilerde üzüm bağlarında takılıyor.)

Yuvaları: Viyana, Avusturya ve çevresi

Kimlik: Rock ve pop arasında gelgitler

Dahası: http://www.alalielilt.net

Bu röportaj 2005 yılında Viyana’da gerçekleştirilmiş olup, Bant dergisinde yayımlanmıştır.

 

Written by barisvskaya

February 17, 2011 at 5:44 pm

Posted in Interview

Tagged with , ,

Arkaoda’mızda bir kadın ozanı ağırladık!

leave a comment »

Sağanak yağışa teslim olan bir İstanbul pazarında, Arkaoda’nın yolunu tutanlar, bu yılın en iyi konserlerinden birine tanıklık ettiler. Avusturya’nın şarkıcı/ozan camiasının önde gelen simalarından Clara Luzia’yı ağırladık 8 Şubat akşamı. Tek başına, gitarıyla. Clara’nın büyüleyici sesine ve “arif olan anlar” tadında şarkı sözlerine sıkıştırılmış kişisel hikâyelerine teslim olduk. Nisan ayı ortasında yayınlanacak yeni albümü “The Ground Below”dan parçalar dinledik. Hatta “These Lines”a eşlik ettik. “Flaws”la kusurlarımızla yüzleşip, “10 Legged Family / On Bacaklı Aile”siyle tanıştık Clara’nın. Daha da ileri gidip “Dry”la o akşam çocuk yapmaya bile karar verdik. “My Body Is A Dairy”le kikâyelerimize bir  yenisini ekleyip, “Lull”la sessizliğe büründük sonrasında. Aslında o geceye dair ne söylesek laf-ı güzâf. Yine de sizler için bu güzelliği kelimelere sıkıştırıp, havaalanında kendisiyle mini bir röportaj yaptık. O akşamı, mekanı, Avusturya’daki şarkıcı/ozan camiasını ve yeni albümü “The Ground Below”u sorduk.

Bu Istanbul’a ilk gelişindi ve Arkaoda’da harika bir konser verdin. İzleyiciler paralize olmuş gibiydiler. Kesif bir sessizlik hakimdi ortama. Seyirciyi ve ortamı sen nasıl buldun?

Arkaoda gerçekten çok hoş bir yer. Oturma odası gibi. Sanki seninmiş gibi. O yüzden de girer girmez kendimi evimde gibi hissettim. Seyirciye gelince, gerçekten çok şaşırdım ve etkilendim. Bu tarz küçük ortamlar için fazlasıyla sessiz ve katılımcıydılar. Onlardan yeni albümümde de yer alan “These Lines”ın nakarat bölümüne eşlik etmelerini rica ettiğimde, hemen tepki verip benimle birlikte söylediler. Normalde böyle bir tepkiyi almak gerçekten zordur. Mesela Avusturya’da bu iş neredeyse imkansızdır. O yüzden çok güzel ve özeldi benim için.

Bu tarz solo konserler sence de grupla çalınanlara göre daha zor değil mi?

Evet, oldukça. Tek başıma çaldığımda genellikle gergin ve sinirli oluyorum. Grubumla beraberken sinirin esamesi bile okunmaz. Tek başıma olduğumda, bütün ilginin sadece bende olduğunu hissediyorum ve geriliyorum biraz. Kendimi izleyicinin yerine koyduğumda da, grup konserlerini solo konserlere yeğ tutarım. Çünkü çabucak sıkılabiliyorum, sahnede tek kişi olduğunda. İnsanları sıkma ihtimalimden çok endişe duyuyorum ve solo konserler benim için biraz stresli geçiyor bu yüzden.

Clara Luzia adı altında iki albüm yayınladın. Üçüncüsü “The Ground Below” da yolda. Yanılmıyorsam nisanda yayınlanacak. Kayıt süreci ve duygusal anlamda “Railroad Tracks”, “The Long Memory” ve son albümün “The Ground Below” arasındaki farklar neler?

Albümler arasındaki en büyük fark sanıyorum ki kayıt süreci ve grup üyeleri arasındaki oluşan bağ. İlk albümümüz “Railroad Tracks”te tam anlamıyla bir grup olamamıştık. O yüzden de çok sayıda misafir sanatçı vardı albümde. Aslında hâlâ da nereye gideceğimizi bilmiyoruz ya. Neyse, örneğin basçımız ilk albümde konuk sanatçı olarak yer almıştı. Sonradan “ahh, evet o” diyerek gruba dahil ettik. “The Long Memory” ise daha bir grup albümüydü. Grubu oluşturmuştuk, altı kişiydik ve birlikte büyüdük sayılır. Albümdeki parçaların birçoğunu stüdyoda canlı kaydettik. Yeni albüme gelince, aşama aşama kaydedilen bir albüm. Sadece tek bir parçayı hep beraber kaydettik. Bütün aranjmanlar önceden hazırlandı. O yüzden de grup, üyeleri kayıtlar tam anlamıyla bittikten sonra, parçaları dinleme imkanı buldular. Bu olduça değişik bir yaklaşımdı bizim için. Sanıyorum ki, bir sonraki albümümüz ilk ikisi gibi olacak. Gerçekte “The Ground Below”daki yaklaşımımızdan çok memnun olduğumu söyleyemem. Ama bunu da bir deneyelim dedik. Bakalım…

İlk iki albümünde geniş açılı Clara Luzia hikâyelerinden bahsediyordun. Son albümünde de bu hikâyelere mi yer veriyorsun?

Şarkı sözü anlamında pek fazla birşey değişmedi. Genelde kendi kişisel hayatımdan yola çıkarak daha büyük bir resmi çekmeye çalışıyorum. Yeni albümde de bunu yapmaya çalıştım. Hayatımdaki çok özel ve kişisel anları anlattım. O yüzden de şarkı sözleri hakkında konuşmak her zaman zor oluyor benim için.

İstersen biraz da Avusturya’daki şarkıcı/ozan camiasından bahsedelim, bu konuda yetkin bir bilgimiz olmadığını ekleyerek. Bizlere önereceğin ya da takip etmemizi salık vereceğin gruplar ya da müzisyenler kimler?

Şimdilerde Avusturya’da bir şarkıcı/ozan patlaması var. Nereye elinizi atsanız bir şarkıcı/ozan’a rastlıyorsunuz. Herkes birbirini tanıyor. İyi bir iletişim ağına sahibiz ve yardımlaşıyoruz. İsimlere gelince, “A Life, A Song, A Cigarette” bu aralar epey popüler Avusturya’da. Almanya piyasasına girmeye çalışıyorlar. Almanca söyleyen “Ja, Panik” de iyilerden. Almanya’da oldukça iyi eleştiriler aldılar. Benim plak şirketim Asinella’dan yayınlanan Marilies Jagsch var. Çok iyi bir ses ve oldukça da iyi satıyor. Gustav’ı da es geçmemeliyim. Aslında kendisi şarkıcı/ozan geleneğinden gelmiyor. Dizüstü bilgisayarıyla müzik yapıyor ve harika şarkı sözleri yazıyor. Bence aralarında en iyisi. “Chris And The Other Girls” ve “Soap And Skin”i de sayabilirim. “Soap And Skin” çok genç bir kadın, yanılmıyorsan 18 yaşında. Daha albümü bile yok. Şubat ayında bir EP yayınladı. Ondan önce de toplama albümde yer alan tek bir parçayla epey bir ün kazandı. İnsanlar onun hakkında harika şeyler söylüyorlar.

İnsanlar seni çokça Cat Power, Ani DiFranco ve Laura Veirs’a benzetiyorlar. Bu yakıştırmalar hakkında sen ne hissediyorsun? Bu durum seni rahatsız ediyor mu?

Gururumu okşuyor bu karşılaştırmalar ama onlar gibi söylediğimi düşünmüyorum. Keşke söyleyebilseydim. Elbette bu isimlerle karşılaştırmaları, Alanis Morrisette benzetmesine yeğ tutarım. Başlarda, insanlar onun gibi söylediğimi haykırıyorlardı. Gerçekten Alanis Morrisette’e dayanamıyorum.

Eklemek isediğin son bir şey var mı?

Umarım tekrar bu büyülü şehre gelip, grubumla birlikte bir konser verebilirim.

Bu röportaj Yeni Aktüel dergisinde yayımlanmıştır. (Sayı: 185, 18 Şubat-4 Mart ’09)

Sarah Haas’a fotoğraflar için gönülden teşekkürler!

Written by barisvskaya

February 17, 2011 at 5:37 pm

Posted in Interview

Tagged with , ,

Güzellik JAPW’dır! | Beauty is JAPW!

leave a comment »

Joan as Police Woman (JAPW), Joan Wasser’ın solo projesi. Dambuilders, Those Bastard Souls ya da Black Beetle’ı bilenler hatırlayacaktır bu ismi. Hafızaları tazelemek minvalinden kalın harflerle Antony and the Johnsons ve Rufus Wainwright isimlerini de bir kenara not alalım. “Güzellik yeni punk rocktır” diyerek, Jeff Buckley’in “Everybody wants you here”ını da mırıldanmaya başlayalım… Hatta daha da ileri gidip; “Gönül sohbet ister gerisi bahane” kabilinden, Joan Wasser’i, yeni albümü “To Survive”ın Amerika turnesi ayağında yakalayıp; aşktan, ilişkilerden, kayıplardan, JAPW’dan, Amerika’daki seçimlerden ve hayattan konuşalım. Mahrem yanıtlarla bezeli bu röportajı da, “Güzellik JAPW’dır” sloganıyla sizlerle paylaşalım.

Joan as Police Woman is an arresting name and for those who are unfamiliar with the intimacy of your music could  be misleading. Where did it come from?

Joan as Police Woman dikkat çekici ve kışkırtıcı  bir isim, müziğinin samimiyetine alışkın olmayanlarda yanlış bir kanı uyandırabilir. Nereden geliyor bu isim?

It came from a need to differentiate Joan Wasser as a violinist and the music that I wrote as a songwriter and a singer.  It comes from the 1970’s cop show POLICE WOMAN starring Angie Dickenson, who my friend said I looked like one day when I was wearing a particularly slick pale blue pantsuit.

Viyolonist Joan Wasser’le, şarkı sözü yazarı ve şarkıcı olarak yaptığım müziği ayırma ihtiyacından doğdu. Bir arkadaşımın, pek çekici açık mavi bir pantolon takım giydiğim bir gün benzediğimi söylediği Angie Dickenson’ın rol aldığı, 1970’lerin polisiye dizisi “Police Woman”dan geliyor.

How long have you known each other? How did you meet?  I mean, you, Parker Kindred (ex-drummer Ben Perowsky) and Rainy Orteca…

Ne kadar zamandır birbirinizi tanıyorsunuz? Nasıl tanıştınız? Sen, Parker Kindred (eski davulcun Ben Perowsky) ve Rainy Orteca…

I have know Parker the longest, actually- since 1996.  Ben, I probably met in 1998 and Rainy I knew only very slightly around the same time. I met Parker through Jeff Buckley, Ben through playing with Elysian Fields and Rainy through my former band mate, Dave Derby, from the Dambuilders.

Aralarında en uzun zamandır tanıdığım Parker, 1996 yılından beri tanıyorum. Ben’le yanılmıyorsam 1998’de tanıştım ve Rainy’i de yine o zamanlardan şöyle böyle tanırdım. Parker’la Jeff Buckley sayesinde tanıştım, Ben’le Elysian Fields’le çalarken ve Rainy’le de eski grubum Dambuilders’tan Dave Derby aracılığıyla tanıştım.

You were here in Istanbul, Kilyos at the Radarlive festival  last year. How was the festival? How was the crowd? What remains as a memory from Istanbul? As far as I remember, you and also Cocorosie had some trouble with the sound system…

Geçen sene, Kilyos’ta  Radarlive’da sahne aldın. Festivali ve seyirciyi nasıl buldun? İstanbul’dan hatıra olarak neler kaldı? Hatırladığım kadarıyla; ses sistemi senin ve Cocorosie’nin başına epey bir dert açmıştı.

There are always problems with the sound at festivals- it’s part of the “fun”.  This festival was great because it was on the beach and it was our first time in Istanbul.  We had been able to have a day to walk around the city and that was tremendously magical.  There is a photo of the ceiling of a mosque we saw that day as part of the art for “to survive”.

Festivallerde her zaman ses sistemiyle ilgili problemler olur. Eğlencenin bir parçasıdır bu. Harika bir festivaldi. Çünkü sahildeydi ve bizim İstanbul’a ilk gelişimizdi. Şehri dolaşabilmek için bir günümüz vardı ve inanılmaz derecede büyülüydü. “To Survive” albümünde, o gün gördüğümüz bir cami tavanının fotoğrafı var.

You have worked with Antony Hegarty and Rufus Wainwright. How do they effect your life and your music?

Antony Hegarty ve Rufus Wainwright’la çalıştın. Hayatını ve müziğini nasıl etkilediler?

Because I was fortunate to work with both of them for a period of years, they both affected my life in glorious ways.  Antony is one of the most healing souls i have ever been around.  I thank him for my sanity.  And Rufus, he’s been an incredibly supportive person to me in my music and in my mind.  Both of them make me laugh harder than almost anyone.

Her ikisiyle de birkaç yıllık bir dönemde birlikte çalışacak kadar şanslı olduğum için her ikisi de beni parlak şekilde etkiledi. Antony, takıldığım en şifa verici ruha sahip insanlardan biri. Ona akıl sağlığım için teşekkür ederim. Rufus ise, müziğimde ve aklımda  bana inanılmaz derecede destek olan bir insan… İkisi de beni yeryüzündeki herkesten daha çok güldürüyor.

Wouldn’t it be difficult for you to switch over from “world of instruments” to “world of words”?

“Enstrümanların dünyası”ndan “kelimelerin dünyası”na geçiş senin için zor olmadı mı?

Music and words are the same thing as long as you let them be. You just have to get used to expressing yourself in an open and free and unafraid  way.

Müzik ve kelimeler, sen izin verdiğin sürece aynı şeydir. Sadece kendini net bir dille, özgürce ve korkmadan ifade etmeye alışman gerekiyor, o kadar…

Both “Real Life” and “To Survive” laud honesty, trust and beauty. ‘To be honest with yourself’ is not something that’s easy. Not a lot of people have the courage to handle such situations. How did you gain such a wisdom?

Hem “Real Life” hem de “To Survive” dürüstlük, güven ve güzelliği övüyor. “Kendine karşı dürüst olabilmek” kolay bir şey değil. Bazı durumlarla başa çıkabilecek cesarete sahip olan fazla insan yok. Nasıl kazandın bu bilgeliği?

I got tired of lying to myself.  It just starts to wear you down.  I was looking for clarity and it’s got to start with yourself.  The thing that I need to always remember is that being really honest all the time can seem like a chore but dealing with the consequences of not facing your behavior or being honest about it will drag you down in ways you could not possibly imagine.  It’s never worth it, i have found.

Kendime yalan söylemekten yoruldum. Sadece seni yıpratmaya başlıyor. Duruluk arıyordum, bu da kendinle başlıyor. Her zaman hatırlamam gereken şey şu ki her zaman gerçekten dürüst olmak bir görev gibi görünebilir ama kendi davranışınla yüz yüze gelmemenin  ya da bu konuda dürüst olmamanın sonuçlarıyla uğraşmak, aklına bile gelmeyecek şekillerde seni aşağı çeker. Anladım ki, asla buna değmezmiş.

What are the differences between “Real Life” and your last album “To Survive”, the song writing, the recording process and emotional point of view?

Şarkı sözü yazma, kayıt süreci ve duygusal anlamda Real Life’la, son albümün To Survive arasındaki farklar neler?

I had gathered a little more confidence with the new record and this allowed me to question myself less.  The fact that people had reacted positively to Real Life was very heartening.  I tried to let the songs remain in the form they originally were written and not try to fit them into any predetermined song form.  I made the record all at once as opposed to in pieces like I did with Real Life because of being on the road with rufus during that time.  It was a good way to make the first record- to be able to return to what you have recorded so far and pour over it and think about what it needs.  But with the new record, I recorded it, mixed it and mastered it in a couple of months.  This forced me to make decisions quickly and to lose any preciousness about the song or the parts, etc.  When I was done, it had seemed like a dream, which it sounds a little like actually.

Yeni albümle beraber kendime olan güvenim biraz daha arttı ve bu da kendimi daha az sorgulamama olanak tanıdı. İnsanların Real Life’a  olumlu yaklaşması gerçekten de cesaret vericiydi. Şarkıları, önceden belirlenmiş şarkı formlarına uydurmaya çalışmaktansa, yazıldıkları formlarda tutmaya çalıştım… Albümü, Real Life’ta yaptığım gibi parça parça değil, bir seferde kaydettim, çünkü o sırada Rufus’la turnedeydik. İlk albümü yapmak için iyi bir yöntemdi – o vakte kadar kaydettiklerine geri dönebilmek, üzerinde yoğunlaşmak ve neye ihtiyacı olduğunu düşünmek. Ama yeni albümü bir-iki ayda kaydettim, miksledim ve mastırladım. Bu beni hızlı kararlar almaya  ve parçaların,şarkıları vb hakkındaki kıymetlilik duygusunu kaybetmeye zorladı. İşim bittiğinde rüya gibiydi ki, biraz öyle bir sound’u da var zaten…

Your debut “Real Life” was so well received.  Did you feel any external pressure while recording “To Survive”?

llk albümün “Real Life” büyük beğeniyle karşılandı.”To Survive”ı kaydederken herhangi bir dış baskı hissettin mi?

Sure I did.  But attempting to read people’s minds about what they want from your next record is impossible and will drive you crazy and thankfully, i remembered that. I just tried to make a record that i would want to hear.

Tabii ki… Ama insanların zihinlerini okumaya çalışarak bir sonraki albümünden ne beklediklerini kestirmek olanaksız ve seni çılgına cevirebilir. Ne mutlu ki bunu hatırladım. Sonunda, duymak isteyeceğim bir albüm yapmaya çalıştım.

Listening to  your songs, we get the feeling that every note, every arrangement, every sound on your albums are there for a reason. For example, piano at the “Furious”… Just is wonderful. As if, “Aren’t you furious?”, (piano playing) “but I am furious”. Do you think that your classical music background  and its discipline has a positive effect on your music, reflecting your feelings with right orders?

Parçalarını dinlediğimizde, her bir nota, her aranjman ve her ses bir sebeple oradaymış izlemine kapılıyor insan. Örneğin Furious’taki piyano… Harikadır. Sanki  “Öfkeli değil misin?” (piyano çalar)” ama ben öfkeliyim”. Klasik müzik geçmişinin ve disiplininin müziğini olumlu yönde etkilediğini, hislerini doğru şekilde yansıttığını düşünüyor musun?

Studying classical music very much positively affects my music-making.  I have a nice range of harmonic vocabulary that I feel comfortable using.  I love clusters!

Klasik müzik okumuş olmak, kendi müziğimi yapma sürecimi çok olumlu yönde etkiliyor. Kullanırken kendimi rahat hissettiğim, güzel bir harmonik kelime dağarcığı yelpazem var. Kümeleri seviyorum!

Your lyrics are mostly on loneliness, love, loss and relationships. According to the Austrian poet and novelist Ingeborg Bachmann; “Fascism is the primary element in the relationship beetween man and woman. The virus of crime”. What do you think about relationships? Could Bachmann be right?

Şarkı sözlerin genelde; yalnızlık, aşk, kayıp ve ilişkiler üzerine. Avusturyalı şair/yazar Ingeborg Bachmann’a göre; “Kadınla erkek arasındaki ilişki de temel unsur Faşizmdir. Cinayetin virüsü.” İlişkiler hakkında ne düşünüyorsun? Bachmann haklı olabilir mi?

Wow.  I feel badly for Bachmann.  It sounds like s/he was really tortured.  Okay… I have been tortured and have tortured myself also, but have certainly learned about what I want and what I don’t in a relationship from these experiences.  When you feel comfortable enough to be able to be honest about who you are to another person without withholding anything – even if you just talk about being fearful- then you will find happiness.  This does not mean admitting all that you’ve done that you feel badly about to your lover, it means letting them know what scares you, even if it’s irrational or has everything to do with your past and how it affects you now.  Trusting and the truth will set you free.

Vay canına. Bachmann için üzgünüm. Kulağa, gerçekten eziyet çekmiş gibi geliyor. Tamam… Ben de  eziyet çektim, kendime de eziyet ettim, ama bu deneyimlerden bir ilişkide neyi isteyip neyi istemediğimi kesinlikle öğrendim. Kendinizi, başka birine hiçbir şeyi saklamadan kim olduğunuz hakkında dürüst olacak kadar rahat hissettiğinizde – sadece endişeli olmaktan söz ediyor olsanız bile – mutluluğu bulursunuz. Bu da yaptığın ve kendini kötü hissettiren her şeyi sevgiline itirf edeceksin anlamına gelmez, mantıksız olsa ya da geçmişinle çok yakından ilgili olsa bile seni korkutan şeyi ve şimdi seni nasıl etkilediğini bilmelerine izin vermek demektir. Güven ve hakikat seni serbest bırakır.

One of the things about your work that doesn’t get as much credit as it probably should is your strength as a songwriter. Your lyrics could be read in different layers. Some of them are not obvious. Like “To America” or at your title track  “To Survive”. Is this something you are doing on purpose, to leave “world of words” to perceptions of listeners?

İşinle ilgili olarak herhalde layık olduğunca takdir edilmeyen şeylerden biri de, şarkı sözü yazarı olarak güçlü oluşun. Şarkı sözlerin farklı seviyelerde okunabilir. Bazıları açık değiller. Örneğin; “To America” ya da albümüne de adını veren “To Survive”. Bu bilinçli olarak yaptığın bir şey mi, yani “kelimelerin dünyası”nı dinleyicilerin algısına bırakmak?

Thank you !  I do like to leave a lot of room for interpretation in my lyrics.  I feel like the song should mean what it needs to mean to each listener rather than making it so obvious exactly what it means to me and forcing that on the listener.  I know that at times, I have learned what a favorite song of mine has meant and that it’s changed the song forever for me (and not necessarily in a good way!)

Teşekkür ederim. Şarkı sözlerimin yorumlanması noktasında dinleyicilere serbest alan bırakmaktan hoşlanıyorum. Bana öyle geliyor ki, şarkının tam olarak benim için ne anlama geldiğini apaçık hale getirip dinleyiciyi buna zorlamak yerine, şarkı, her dinleyici için ne anlama gelmesi gerekiyorsa, o anlama gelmeli. Zaman zaman gözde bir şarkımın ne anlama geldiğini öğrenmişimdir, bu da şarkıyı benim için ebediyyen değiştirmiştir (ve ille de iyi anlamda değil!)

You had significant deaths in your life. You lost Jeff Buckley, Elliot Smith and your mom. It feels as if all of your losses made you and your music calmer and  even stronger. How did these losses effect your point of view of life?

Hayatında çok önemli ölümler yaşadın. Jeff Buckley, Elliot Smith ve anneni kaybettin. Bu kayıplar müziğini ve seni sankinleştirmiş ve hatta güçlendirmiş gibi. Hayata bakış açını nasıl etkiledi bu kayıplar?

Surviving the loss of people close to you is challenging, of course.  But life is for learning and living what you learn so I have tried my best to grow from the events that are the most difficult for me.  I am certain that living for now is very key to a good life.  Also accepting who you are and where you are in your development as a human being as much as possible is the only way to make any change you’d like to in your life.  And always eat whatever you want.

Yakının olan insanların kaybını atlatmak, zorlu iş tabii. Ama hayat öğrenmek ve öğrendiğini yaşamak içindir, ben de benim için en zor olan olaylarla büyümek için elimden geleni yaptım. Şimdi için yaşamanın iyi bir hayat için anahtar olduğuna eminim. Kim olduğunu ve bir insan olarak gelişiminin neresinde olduğunu mümkün olduğunca kabul etmek de, hayatında istediğin değişikliği yapabilmenin tek yoludur. Ayrıca, daima ne istersen ye.

I don’t know why but “To Be Loved” reminds me of Jeffrey McDaniel’s poem: “The Secret”. It leaves a feeling like “I don’t wish I was in your arms/ I just wish I was peddling a bicycle toward your arms.” Would you please share “To be loved”s story with us? It is like a trajectory of in love, in conflict, in love and break up…

Nedenini sorma ama “To be loved” bana Jeffrey McDaniel’ın “The Secret” şiirini hatırlatıyor. “Kollarında olsaydım keşke demiyorum/ Sadece kollarına doğru bisikletimi sürseydim keşke” gibisinden bir his uyandırıyor. “To be Loved”ın hikayesini bizlerle paylaşır mısın? Aşk, çelişki, aşk ve ayrılık sınırlarında dolaşıyor sanki…

This song began as a song I was writing for a friend commemorating his happiness at finding someone who really loved him.  When I was finishing the song, it became about what I was going through at the time.  I had reigned in how much of myself I was giving out to everyone, my close friends and people I hardly knew; I was treating everyone the same way, which I still do, but I have realized that creating a few boundaries is healthy.  It can lead you to the person you have really been looking for.

Bu şarkı bir arkadaşımın kendisini gerçekten seven birini bulduğundaki mutluluğunu kutlamak için yazdığım bir şarkı olarak  başladı. Şarkıyı bitirdiğimde, o zamanki halet-i ruhiyemi özetler hale geldi. Yakın arkadaşlarıma, çok da tanımadığım insanlara karşı kendimden ne kadar çok verdiğimle övünüyordum. Herkese aynı şekilde davranıyordum ki hâlâ. da öyledir. Ancak, bazı sınırlar oluşturmanın sağlıklı olduğunun farkına vardım. Seni gerçekten aradığın insana götürebilir.

How have your live shows been going with your new record so far?

Yeni albümün konser ayağı nasıl gidiyor?

They have been fantastic- what can I say? I play with my two favorite musicians!

Harika. Ne söyleyebilirim ki? En gözde iki müzisyenimle çalıyorum.

You have a wonderful resume; includes live performances and studio work with Lou Reed, Dave Gahan, The Scissor Sisters, Antony and the Johnsons, Joseph Arthur, Rufus Wainwright… Wouldn’t it be difficult to perform solo with this resume?

Harika bir özgeçmişin var; Lou Reed, Dave Gahan, Scissor Sisters, Antony and the Johnsons, Joseph Arthur, Rufus Wainwright gibi müzisyenlerle yaptığın  albüm çalışmaları ve canlı performanslar anlamında. Bu özgeçmişle, JAPW olarak sahne almak zor olmadı mı?

It doesn’t feel difficult now- but I know what you mean… It’s taken some practice- I am comfortable with who I am and feel I have something to give and honestly I can’t do anything else- I am obsessed!

Şimdi zor gelmiyor – ama ne demek istediğini anlıyorum. Biraz pratik gerektiriyor. Kim olduğumla ilgili rahatım ve verecek bir şeylerim olduğunu hissediyorum ve dürüstçe söylüyorum ki başka bir şey de  yapamam. Takıntılıyım!

Do you feel under attack as an American, whenever you step out of the liberal enclaves of New York? We can feel a bit of your disappointment about your country at your duet with Rufus, “To America”. Are you furious at your country?

New York’un liberal sınırlarının dışına çıktığında, bir Amerikalı olarak kendini tehdit altında hissediyor musun? Rufus Wainwright’la yaptığın düetin “To America”da ülkee yönelik hayal kırıklığını hissedebiliyoruz. Öfkeli misin ülkene?

I don’t feel under attack- I feel completely embarrassed even though I have nothing to do with the horrifying decisions my non-elected govt has been making.  But they are almost out… Thank goodness.

Tehdit altında hissetmiyorum kendimi. Seçilmemiş hükümetimin aldığı korkunç kararlarla hiçbir ilgim olmasa da kendimi tam anlamıyla utanmış hissediyorum. Ama sonları yaklaştı.  Çok şükür…

You also performed at a benefit concert for Barack Obama. What is your opinion about elections? Do you think that Barack Obama would manage to heal the disease of your country (as you mentioned in one of your interviews)?

Barack Obama yararına düzenlenen konserde sahne aldın. Seçimler hakkında ne düşünüyorsun? Sence Barack Obama, bir röportajında belirttiğin “Ülkenin hastalığına” çare olabilir mi?

I know he could not make the situation we are in now worse.  It’s not possible.

Şu anki durumdan daha kötüye götüremez. Bu mümkün değil.

What are you listening to nowadays, do you have any recommendation for us?

Son zamanlarda kimleri dinliyorsun? Bize bir şeyler tavsiye eder misin?

I am listening to Miles, Joseph Arthur’s new one- Temporary People, Hot Chip

Miles, Joseph Arthur’un son albümü ‘Temporary People ve Hot Chip.

Any last word?

Başka bir şey söylemek ister misin?

Yes.

Evet

Hope you enjoyed my questions…

Umarım sorularımı beğenmişsindir…

Yes I did! thank you kindly!

Evet beğendim. Gönülden teşekkür ederim.

İllüstrasyon: Sadi Güran

Bu röportaj Bant Dergisi’nde yayımlanmıştır.

Written by barisvskaya

February 15, 2011 at 6:56 pm