barisvskaya

Just another WordPress.com site

Archive for the ‘Book Review’ Category

Tezer Özlü

leave a comment »

Bu kahrolası yeryüzünün büyük yalnızı…

Türk edebiyatının önemli kilometre taşlarından ve özgün kalemlerinden birisidir Tezer Özlü. Erken sayılabilecek bir yaşta aramızdan ayrılmıştır. Avusturyalı şair/yazar Ingeborg Bachmann’ının ruh eşidir adeta. Çocukluğun Soğuk Geceleri de, Malina’nın ikiz kardeşidir… Sınıfsal/cinsel eşitsizlik, yanlızlık, ölüm, aşk, intihar sorunsalları çokça hissetirir kendilerini metinlerarası diyaloglarında. Hiç kimseyle yaşlanmak istemez. Kendiyle bile. Yazdıkları okumak istedikleri, başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleri, sevgileri de sevilmeyi istediği biçimdedir. Pavese’nin söylediği gibi, “Kader diye bir şey yoktur.” Tezer için, “Yanlızca sınırlar vardır ve en kötü yazgı sınırları sabırla karşılamaktır.” Almanca yazdığı ve Marburg Yazın Ödülü’nü kucakladığı, Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta hayran olduğu üç yazarın izini sürer: Italo Svevo, Franz Kafka ve Cesera Pavese. Kafka’nın Pragını, Svevo’nun Triestesini, Pavese’nin Torinosunu ziyaret eder. Mezarları başındadır. Onların acılarını kendi acılarına katar, anın acılarıyla çoğaltıp anlatır. Çocukluğunda Dostoyevski’nin nihilist acısını, otuzunda ise Pavese’nin intihar acısını bulduğunu söyler. Son kertede hep “Yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlıdır.” onun için. Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde altını cizdiği yaşamasına izin verilmeyen farklılığı ve uyumsuzluğu peşini bir türlü bırakmaz. Doğumunu bir kökünden kopmadır. Anne ve babası gibi, tüm kentler, ülkeler, günler, geceler, her gökyüzü de yabancı kalmıştır ona. Güzel Türkiye de onun için bir tutukevinden farksızdır. Bu yüzden hep ‘yolda’dır ve yaşam yanlızca sokaklarda olacaktır. Sürekli özlem durumunda yaşar. Ölümle dirsek temasında bir hayat sürer. “Her anı ölüdür” der. Bu yüzden de  anlar yaşanabilir ancak. Kalanlar’da değindiği üzere, dünyanın verdiği acıların yanında, çektiği aşk acısının lafı bile olmaz hayatında. Leyla Erbil’e yazdığı mektuplarında bu acılardan bahseder. Dünyanın kanseri, bedenini sarar. Sanrılar artar, düşünsel dünyanın acılarına, bedenin acıları eklenir. Biter ve yaşamını kapatır. Evet, Tezer bir hayaldi ve kırılanın da o olması gerekiyordu. Tıpkı bir hayal kırıklığı gibi…

Advertisements

Written by barisvskaya

March 6, 2011 at 12:01 pm

Malina

leave a comment »

“Beklentiler” B6’ya… “Öfke” C7’ye… “Sevgisizlik” Şah… “Cinayet” Mat…

Ingeborg Bachmann’ı bir ayrılık sonrası “Malina”yla tanıdım. Birlikteliğimiz bu satırlara taşınıncaya kadar, kimi zaman hayıflanmalarla, kimi zaman da derin iç çekişlerle sürdü gitti. Malina’yı otobiyografik bir esermiş gibi algılama arzusuyla, Bachmann’ın Max Frish’le yaşadığı sancılı aşk ilişki arasında bir bağ kurmaya çalışarak, satır aralarından cımbızla çekmeye çalıştığım kelimelere farklı anlamlar yükleme çabam da olmuş olabilir. Lakin “herşeyin” iç dünyaların yoğunluğunda yaşandığı böyle bir romana ilişkin bir iki satır yazma cesaretini de biraz kişiselleştirdiğim bu girişten aldığımı da itiraf etmeliyim. Bir özür gibi…

Malina mutlak aşkın romanıdır, ‘Macar Sokağı’ ülkesinde yaşanılan. Bir iç çekiştir. Derinden ve hırıltılı. Sigara dumanın yükselmesi dışında zaman durmuştur adeta. Beklemek fiilinin hakkını verir böyle zamanlar. Karakterler sıralanır; Ben, Ivan ve Malina… İlk bölüm de bu üçgende kurgulanır. Monologlar peşi sıra birbirini izler, bir rüyaya dalmışçasına… Diyaloglar ise kesintilidir. Malina, Ben’in alteregosu gibidir erkek formunda… Zaman da bugündür. Dün ertesi bile değil. Ben, şöyle tanımlar “bugün”ü: “Bugün olup bitenler üzerinde ancak böyle bir korkunun pençelerinde yazabiliyor ya da konuşabiliyorum; çünkü Bugün üzerine yazılanları hemen yok etmek gerekir; tıpkı bugün yazılmış ve yerine Bugünde varamayacak mektupların, bu nedenden ötürü yırtılması, buruşturulması, bitirilmemesi yollanmaması gibi.” Bir de “bir gün” vardır, bugünden farklı olarak,“Bir gün gelecek, insanların altın kırmızısı gözleri ve şaşırtıcı sesleri olacak; o gün insanların elleri yeniden sevme yeteneğini kazanacak ve insanlığın şiiri yeniden yaratılmış olacak…” der Ben, sıradanlığa tahammülü olmadan. Sonra da ekler “inanmadığım gün yazamam” diye. Cinayetlerin sebepleri de ikili ilişkilerde aranmalıdır Malina’da: “Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar …” Kimi zaman Ludwig Wittgenstein’ı duyumsarız: “Üzerinde konuşulamayan konusunda susulmalı” unutma “sözcükler eylemdir.” derken. Malina’da suskunluk korunur böyle zamanlarda… Freud’un esamesi bile okunmaz, cinsellikten uzak mı uzak, bir yazındır çünkü. Theoderik Reik’a selam gönderir sanki… İkinci bölümde; iç çekişlere eklenen ‘baba’ imgesine tanık oluruz. Uzun soluklu rüyalardan haykırışlarla uyanılır. Baba imgesi zalimdir. Hem de çok zalim. Ensest, acı, şiddet… Sonrasız bir savaş gibidir adeta kurgulananlar/rüyalar bu bölümde. Hep zorbalığın olduğu, hep çarpışmanın yaşandığı… “Ben: Barış! Malina: Senin içinde Barış yok, senin içinde de yok.. Ben: Bunu söyleme, bugün söyleme. Korkunçsun. Malina: Savaş var. Ve sen savaşsın. Sen kendin. Ben: Hayır, ben değilim. Malina: hepimiz savaşız sen de…” “Ben: O benim babam değil. O benim katilim. Malina karşılık vermiyor. Ben: O benim katilim.” Üçüncü bölüm adeta bir senfoniyi andırır. Malina’yla diyaloglar hızlı, yavaş, neşeli, üzgün, güçlü, zayıf, adil, tatlı, ateşli seyreder… Malina en kritik rolünü bu bölümde oynar. Ben’i motive eden bir gücü temsil eder adeta. Ben’se tedirginliğe sakinlik, sakinlige ise tedirginlik getirmek ister. Ivan artık Ivan değildir. “Beni yerleştirdiğin yerde soluk alamam, lütfen o denli yükseklere koyma beni, kimseyi havanın inceldiği yerlere taşıma, benden sana bir öğüt olsun bu, sonrası için bundan ders al!” der Ivan. Sessizlik tekrar korunur. “Aşk” ölmüştür. Ben, “Ivan’da yaşadım, Malina’da ölüyorum.” itirafıyla başka bir çehreye dönüştürür romanı… Bize de bu çarpıcı sonla yaşamak kalır.

Ingeborg Bachmann

Ingeborg Bachmann 1926’da Avusturya’nın Klagenfurt kentinde doğdu. Babası öğretmen olan Bachmann 12 yaşında, Nazilerin yaşadığı şehri işgaline tanık oldu ve bu döneme Jugend in einer Österreichischen Stadt (1961) isimli anı kitabında yer verdi. Bachmann, Innsbruck, Graz ve Viyana üniversitelerinde felsefe ve hukuk eğitimi aldı. Viyana Üniversitesi’nde 1950 yılında tamamladığı doktora tezi Martin Heidegger üzerineydi. Linguistik ifadenin sınırlarına duyduğu ilgi onu Ludwig Wittgenstein hakkında araştırma yapmaya itti. Bachmann’ın bu konuda yayınlanmış bir makalesi bulunmaktadır. Bachmann, 1951 ve 1953 yılları arasında Rot-Weiss-Rot yayın grubu için radyo oyunları yazdı. İlk şiir kitabı Die gestundete Zeit (Ertelenmiş Zaman) (1953) ile Grup 47 ödülünü kazandı. Grup 47, yazarların kendi aralarındaki toplantılar sonucu oluşmuş bir topluluktu ve Günter Grass gibi birçok yeni ismin tanınmasında etkili olmuştu. Bachmann 1953 yılında İtalya’ya yerleşti. Ayrıca Harvard Üniversitesi’nde konuk akademisyen olarak dersler verdi. 1954 ve 55 yıllarında Ruth Keller takma adıyla Westdeutschen Allgemeinen Zeitung’da köşe yazarlığı yaptı. 1956´da Anrufung des Großen Bären (Büyük Ayı’nın Çağrısı) isimli ikinci şiir kitabı yayımlandı. 1958 yılında İsviçreli yazar Max Frisch ile tanıştı ve ilişkileri atmışlı yılların başına kadar sürdü. Atmış iki yılından itibaren Bachmann, Münih, Berlin, Zürih ve Roma arasında gidip geldi. Bu dönemde sosyal ve politik aktivitelerden uzaklaşıp daha içine kapanık bir yaşam sürdürdü. 1959/60 yıllarında doçent unvanıyla Frankfurt Üniversitesi’nde şiir konulu dersler verdi. Atmışlı yılların ortasında Mısır ve Sudan’a gitti. 1964 yılında otobiyografik ögeler taşıyan eseri Das dreißigste Jahr (Otuzuncu Yaş) ile Berlin Eleştirmenler ödülünü aldı. Aynı yıl, Batı Berlin Sanat Akademisi’ne üye oldu ve Almanya’nın en önemli edebiyat ödüllerinden biri olan Georg Büchner ödülünü kazandı. Dört sene sonra Avusturya Ulusal Madalyası’na layık görüldü. 1973 yılında Polonya’da bir kaç okumaya katılıp, Auschwitz ve Birkenau toplama kamplarını ziyaret etti. Bachmann 17 Ekim 1973’de hayata gözlerini yumdu. Ölüm sebebi Roma’daki evinde çıkan yangındı. Yangının sebebi olarak sönmemiş bir sigara gösterilse de bu konu tam olarak açıklık kazanmamıştır.

Başlıca Eserleri; Die gestundete Zeit (1953; Ertelenmiş Zaman, Toplu Şiirler, YKY, 2004) Anrufung des Großen Bären (1956; Büyük Ayı’ya Çağrı, Toplu Şiirler, YKY, 2004) Der gute Gott von Manhattan (1958; Manhattan’ın İyi Tanrısı , Mitos Boyut Yay., 1995) Frankfurter Vorlesungen (1960; Frankfurt Dersleri, Bağlam Yay., 1989) Das dreißigste Jahr (1961; Otuzuncu Yaş, YKY, 2004). Malina (1971; Malina, Can Yay., 1990)

Written by barisvskaya

March 6, 2011 at 11:58 am

Posted in Book Review

Tagged with ,

Bizsiz Dünya

leave a comment »

Bir an için tüketim toplumunun bütün ‘sözde’ nimetlerini bir kenara bırakıp, sanal dünyada yaşattığımız sevgilerimize, güncel politika kaygılarına ara verip, gelin dünyamıza bir hoş sada niteliğinde ‘Bizsiz Dünya’da kısa bir yolculuğa çıkalım. Dünyamıza bıraktığımız ya da bırakacağımız yara izlerinin, ‘sevgi!’ işaretlerimizin, düşüncesiz eylemlerimizin izlerini sürelim. Bakalım dünyamız nasıl sarıyor bu yaraların izlerini? Ya da sarabiliyor mu?!

Alan Weisman, The World Without Us (Bizsiz Dünya) isimli kitabında, insan ırkının bir anda dünyadan silinip gittiğini var sayarak, bizsiz bir dünyada ‘Neler olacak?’ sorusunun yanıtını; yakınımızda, uzağımızda, geçmişimizde, bugünümüzde ve geleceğimizde arıyor. Bizsiz Dünya, Weisman’ın 2005 yılında Discover dergisinde yayımladığı, ‘İnsansız Dünya’ makalesinin genişletilip, kitaplaştırılmış hali. 365 sayfada devr-i alem tadındaki bu eko-bilimkurgu, şimdiden 30 ayrı dile çevrilmiş ve kitabın film hakları da satılmış durumda. Filmi, ‘A Species’ Odssey’den tanıdığımız Jacques Malaterre çekecek. Senaryo da ‘İmparatorun Yolculuğu’ndan hatırladığımız Michel Fessler’e emanet.

Weisman, kitabında bizlerle beraber, yakın gelecekte yaşanacak felaket ihtimaline karşı bilinçli ya da bilinçsiz şekilde oluşturduğumuz korkularımızı da silerek, gerçeklerin dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor bizleri. Kitabın, bu kadar popüler olmasının alamet-i farikası da bu olsa gerek; yani kurgusu.

Bizsiz bir dünyada, doğanın bizim kendimizi beğenmiş mekanik üstünlüğümüzden aldığı intikam su yoluyla geliyor. Ne de olsa “Su akar yatağını bulur” atasözü boşu boşuna söylenmemiş. Betondan oluşturduğumuz çöllerimiz zamanla silinip gidiyor yeryüzünden ve çocukluğumuzda Grimm kardeşlerin masalını okurken gözlerimizin önünde canlanan sisli ormanlar belirmeye başlıyor.

Enerji çılgınlığımız da bizlerle beraber tarih oluyor pek tabii. Saatler içinde elektrikler kesiliyor, geceler binlerce, milyonlarca ve hatta milyarlarca önceki haline dönüyor. Yıldızlar amiyane tabirle cillop gibi görünüyor. Bu keyfi de kutup ayıları yaşıyor.

Özellikle İstanbul gibi büyük metropollerde; artan nüfusa barınak sağlamak için elimize geçenlerle inşa ettiğimiz binaların kısa sürede toprak olacağı kesin. En azından ‘bizsiz’ bir dünyada, deprem sonrası ölenler olmayacağı için, yas da tutmayacağız.

Kullan-at toplumunun harikaları, plastikler de yüzbinlerce yıl dünyamızın istenmeyen misafirleri olmaya devam edecekler.

Belki ironik ama savaş kimi zaman çevre için en olumlu etmen oluyor. Magosa ve Kore’deki askerden arındırılmış bölgeler savaşın bu ironik yanın en sağlam göstergeleri… Bir de insanın kanını donduran Çernobil örneği var önümüzde. Çernobil sadece buz dağının görünen yüzü… Hali hazırda çalışan nükleer reaktörlerin, çözüm bulamadığımız nükleer atıklarına ne demeli? Yarılanma ömrü neredeyse insanlık tarihiyle eş değer zenginleştirilmiş radyoaktif maddeler, radyoaktif atıklar, nükleer bombalar geleceğe bırakacağımız en korkutucu miraslar. Biz yok olduktan yüz binlerce ve hatta milyonlarca yıl sonra bile bu maddeler radyasyon yaymaya devam edecekler maalesef. Bu mirasa biz Türkiyeliler’in katkısı ne olacak diye sorarsanız? Adana İncirlik’te konuşlandırılmasına izin verdiğimiz 100’e yakın nükleer bomba ve şimdilik “Nükleer santral olmazsa olmaz!” çığırtkanlıklarımız. Bu çığırtkanlık gerçeğe dönüşürse, bu eylemimizin dünyaya maliyeti; her nükleer reaktör için, bir yıl içerisinde yaklaşık 30 ton yüksek seviyede, 300 ton orta seviyede ve 450 ton düşük seviyede radyoaktif atık olacak.

Bu arada beraber yaşadığımız canlılardan bazılarının bizleri özleyeceği kesin. Bizim bedenimizde yaşayacak şekilde evrimleşmiş olan ‘saç biti’ herhalde bunların başını çekiyor. Saç bitinin erkek kardeşi ‘beden biti’nin de en az saç biti kadar bizleri özlemle anacağı kesin. Eh, bu arada bedenimizin bilumum bölgelerinde yaşamaktan büyük zevk duyan 200 bakteri de cabası… Bu arada yokluğumuzda bayram edecek canlılar da var elbette. Bizleri esefle hatırlayacakların başında sinekler ve kobay fareleri geliyor.

Bir de Voyager uzay aracıyla beraber uzaya gönderdiğimiz; içinde DNA diyagramları, çocukların ve şehirlerin resimleri, Chuck Berry, Bach, Lois Armstrong ve Mozart’ın Sihirli Flüt operasından ‘Gecenin Kraliçesi’ aryasının da yer aldığı, 26 müzik parçasını barındıran bir diskimiz var. En azından bizden sonra birilerinin bu diski bulup, bizleri sevgiyle anacağı düşüncesi romantik bir teselli olsa gerek.

Dünyada her şey, ama her şey, hatta dünyanın kendisi bile yok olduktan sonra, geriye ne kalıyor diye sorarsanız? Televizyon ve radyo dalgaları. En azından bugünkü bilimsel veriler ışığında…

Bu arada, kitabın son bölümü, sanki bizim siyasiler için yazılmış. Ne de olsa, “Ver Allahım ver, ver Allahım ver” kabilinden 3’ten az çocuk yapmayalım diyen birileri tarafından yönetiliyoruz. Gerçi bu söyleme, “Allah ıslah etsinden” başka ne denebilir bilemiyorum ama gelin biz adab-ı muaşeret kurallarını es geçmeden, sözün sahibine Bizsiz Dünya’nın son bölümünü okumasını salık verelim, ‘ıslah’ kısmını da Allah’a havale edelim.

 

Written by barisvskaya

February 25, 2011 at 10:52 pm

PI = 3,14…

leave a comment »

Yann Martel’in;  “Bir hikâye arıyordum, hani şöyle bir ‘h’ ile değil de, hayatıma yön verecek  kallavi bir  ‘H’ ile başlayan…” sözleriyle başlamak en doğrusu sanırım. Hemingway’in, “Old Man and the Sea/Yaşlı Adam ve Deniz”inden gelen rüzgârı arkasına alıp, pupa yelken; Calvino’nun dolambaçlı sokaklarına, Marquez’in büyülü gerçekliklerine, Beckett’in absürdlüklerine ve Auster’ın keskin köşeleri yuvarlatılmış dünyalarına yol alan kocaman bir HİKÂYE’den bahsedeceğiz çünkü.

“Pi’nin Yaşamı”, Yann Martel’in üçüncü kitabı. Yazarımız, 2002 Man Booker ödülünü, epey bir spekülasyonla beraber bu kitapla kucaklamış. Kitabın fikrinin/zikrinin Brezilyalı yazar Scliar’ın “Max e os Felinos /Max ve Kediler”inden devşirme olduğu fikri ortaya atılmış. Max ve Kediler; Alman bir mültecinin, kayığını  bir jaguarla paylaştığına dair bir hikâyeymiş. Bu kitabı epey bir araştırdık. Maalesef  Türkçeye çevrilmemiş henüz. Ama Amazon’dan sipariş ettik. En kısa zamanda merakımızı giderip, işin doğrusunu eş-dostla paylaşacağız. Şimdilik, haberimizin kaynağına topu atıp, “Vallahi biz  BBC’nin yalancısıyız” nidasıyla bu olayı geçiştiriyoruz.

“Pi’nin Yaşamı” birçok açıdan Hemingway’in “The Old Man and The Sea/Yaşlı Adam ve Denizi”ne benziyor. Kahramanımız, ihtiyar Santiago yerine, genç dostumuz Pi… Yine okyanuslarda, yaşam mücadelesi veriyoruz. Ehh, bize pek uymasa da, hikâyemizin Tanrı inancı da tam vesselam. Hazır konu Hemingway’den açılmışken, canlandırma sinemasının üstadlarından Alexander Petrov’u da bu vesileyle analım. Bu yıl film festivalinde “Canlandırma sineması: Alexander Petrov” başlığı altında gösterilen “Yaşlı Adam ve Deniz”in beyaz perdeye taşınma hikâyesi de en az Santiago ve Pi’nin hikâyesi kadar mücadele ve hayranlık barındırıyor içinde. İki buçukyıl + 29 bin cam levhaya parmaklarla boyanarak film karelerine aktarılan bir animasyondan bahsediyoruz. Konumuzu fazla dallandırıp budaklandırmadan “Pi’nin yaşamına” geri dönersek, aslında birçok seviyede okunabilecek bir kitap var elimizde. Yüzeysel bir okumayla kitabımız, 16 yaşında bir çocuğun, 300 kiloluk bir bengal kaplanıyla kurduğu zorunlu münasebeti anlatıyor. Biraz daha derine inersek, mücadele dolu bir hikâye üzerine kurulu hem fiziksel hem de ruhsal anlamda okunabilecek bir ‘açlık hikâyesi’ karşımıza çıkıyor.  Aslında benzer bir okumayı “Yaşlı Adam ve Deniz” için de yapabiliriz.  Hafiften Robinson Crusoe havası da var kitapta. Bengal kaplanı Richard Parker da, Cuma’nın hayvan formundaki ruh eşi olsa gerek. Pi, hayvan psikolojisi ve terbiyesi konusundaki yetkinliğiyle, Rudyard Kipling’in; “The Jungle Book /Ormanın Kitabı”ındaki vahşi hayvanlarla büyüyen Maugli karakterinden de esintiler taşıyor. Yok, yok yani…

Kahramanımız, Piscine Molitor Patel (kısaca Pi=3.14). Kendi deyişiyle, sadece Tanrıyı sevmeye çalışan, aynı anda hinduizm, islam ve hristiyanlık dinlerine inanan bir dünyevi. Daha 16 yaşında… Hayvanlarla bir münasebeti var. Babası da zaten hayvanat bahçesi yöneticisi. Hindistan’da yaşanan politik kargaşa ve belirsizlik, Pi’nin ailesini Kanada’ya taşınmaya itiyor. Hayvanat bahçesi kapatılıyor ve Nuh’un gemisi misali, Japon kargo gemisi Tsitsum’a yüklenen hayvanlarla beraber Kanada yolculuğu başlıyor. Talihsiz bir şekilde gemi batıyor. Kitabın ilk bölümünde, yetişkin Pi’den geçmişin hikâyesini dinliyoruz. Yazarımız, birinci tekil şahsın ağzından hikâyeyi kurgulayarak, kitabımızın geri kalanıyla ilgili ipuçları yakalamamıza olanak tanıyor. Pi’nin gemi kazasından kurtulacağını bu anlatım tarzıyla yakalıyoruz mesela. Ya da hayvanlara olan yakınlığından, hikâyemize eşlik edecek yeni karakterler çıkacağını kestirebiliyoruz.

Kitabın ikinci bölümünde; pasifik okyanusunda, bir filikadayız. Pi’nin ağzından  “İsa, Meryem, Muhammed ve Vishu adına, seni görmek ne büyük mutluluk, Richard Parker!” sözleri dökülüyor. Biraz da  çetin geçecek sınavı için kazandığı ruhani donanıma atıfta bulunarak… Richard Parker’la da bu vesileyle tanışıyoruz. 300 kiloluk bir Bengal kaplanı oluyorlar kendileri. Filikamızın başka konukları da var: Ayağı kırık bir zebra, Portakal Suyu isminde bir orangutan, sırtlan, hamam böcekleri ve fareler… Sonrası, kimi zaman cesaret isteyen bir okumayla geçecek, Pasifik okyanusunda 227 günün öyküsü.

Manguel’in dediği gibi; “Kurgu sanatının can çekişmekte olduğuna inananlar bırakın da şaşkınlık, keyif ve minnetle Yann Martel’in yazdıklarını okusunlar.” Gerçekten de, “Pi’nin Yaşamı”, iyi kurgulanmış bir kitap. Gerçekle hayalin iç içe geçtiği, katmanlı bir anlatıma sahip. Çevirmenini de tebrik ederiz. Hikâyemizin, ‘O kadar kusur kadı kızında da olur’ kâbilinden ufak tefek kusurları da yok değil. Mesela, kitabın son bölümü, ilk iki bölümün ağırlığı altında eziliyor. Sona yaklaştıkça, büyü hafiften kayboluyor gibi. Kitabın girişindeki,  “Tanrı’ya inanmanızı sağlayacak bir öykü anlatacağım sizlere” sözleri epey iddialı. Keşke hiç söylenmeseymiş. Bu küçük eleştirilerimiz elbette devede kulak kalıyor. Bazı masalların mutlu sonla biteceğine dair hissiyatımızı güçlendirerek yüzümüzde bıraktığı sıcak tebessüm için Martel’e teşekkür ederek, hakkını gönülden teslim ediyoruz.

Written by barisvskaya

February 25, 2011 at 9:59 pm