barisvskaya

Just another WordPress.com site

Archive for March 2011

Enerji ve İnekler -Enerji Tüketmeme Hakkı

leave a comment »

Özgür Gürbüz’ün “Enerji ve İnekler”i; zekice kurgulanmış, esprili bir dille kaleme alınmış bir ilk kitap. 20 yıla yaklaşan bir birikimin ve mücadelenin ürünü. Tanıyanlar bilir nev-i şahsına münhasır bir espri anlayışı vardır Gürbüz’ün. Bu espri anlayışı da “Enerji ve İnekler”in satır aralarında çokça hissettiriyor kendini. Yıllardır basın saflarında kalem oynatıyor: Arkitekt’ten, Yeni Yüzyıl’a, Referans’tan, Sabah’a kadar çeşitli dergi ve günlük gazetelerde çalıştı. Yön Radyo ve Açık Radyo’da programlar yaptı. Hali hazırda Yeni Aktüel dergisinin editörlerinden. Bu arada ‘Nükleeri savunmak ilericilikse, ben gericiyim!’ minvalinden Silifke’den Akkuya kadar geri geri yürümüşlüğü de var. Dile kolay 170 km… Aslında şirin bir kitap kahramanıdır Gürbüz: Coca Cola içmez, meyvalı soda içer mesela. Mc Donalds ve Burger King köftelerine tenezzül etmez, dürüm yer. Alkolle arası iyi değildir ama tam bir işkoliktir. Her zaman bir meselesi vardır; yanlış anlaşılmasın kendisiyle değil, memleketi kurtarmakla. Kendilerini yoğun iş temposunda yakalayıp, ‘sağdan, soldan’, Kyoto’dan, nükleerden, enerji tüketmeme hakkından, Don Kişot misali savunduğu fikirlerinden ve elbette son kertede ilk göz ağrısı ilk kitabından konuştuk. İşin inekler kısmıyla ilgili ‘bilmeceyi’ de siz okuyuculara bıraktık.

İstersen önce, kitabın çıkış fikrinden bahsedelim. Kitabın giriş yazısında değinmişsin ama bir de senin ağzından dinleyelim kitabın hikâyesini…

Halkevleri Ankara’da büyük bir toplantı düzenlemişti: “Halkların Hakları” başlıklı. Bu toplantının bir bölümünde de enerji tartışılacaktı ve öncesinde bir atölye çalışması düzenlenecekti, beni de çağırdılar. Bu atölye çalışmasında yoksul insanların ücretsiz elektrik kullanma hakları olduğundan ve onlara devletin ya da belediyelerin ücretsiz elektrik vermesinden bahsedildi. Bunun doğru bir çözüm olduğuna inanmıyorum. Enerji kullanımını ücretsiz hale getirirseniz, tüketimi arttırırsınız. Halbuki bizim nihai amacımız, tüketimin azaltılması olmalı çünkü kaynaklar sınırlı. Yoksul insanlara mali destek vermek daha mantıklı örneğin. Buradaki sorunu fark ettiğimde bunu anlatan bir kitap yazmalıyım diye düşündüm.

Sınırlı kaynaklarla sınırsız enerji talebinin karşılanması mümkün değil. Tüketim çılgınlığına derhal bir son vermemiz gerekiyor. Kitabında, aslında çok da farkında olmadığımız bir hakkımızdan bahsediyorsun, ‘Enerji kullanmama hakkı’. Bu kavramı biraz açar mısın?

Enerji tüketmeme hakkımız olduğuna şiddetle inanıyorum ve özellikle bu hakkın gasp edildiğini düşünüyorum. Basit bir örnekle anlatmaya çalışayım. İstanbul gibi dev bir metropolde oturuyorsanız ve İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna raylı sistemle seyahat edemeyip, otomobilinizle veya enerji sarfiyatı çok yüksek otobüslerle seyahat etmeye mahkûm kalıyorsanız, sizin enerji tüketmeme hakkınız elinizden alınmış demektir. Bunun bin bir tane örneği var. Devlet TOKİ aracılığıyla size bir bina yapıyor ve bu binada kullanılan malzeme yüzünden daha az tüketebilecekken daha çok enerji tüketiyorsanız bu suça istemeden de olsa, ortak oluyorsunuz demektir. “Bu hakkınızı aramazsak ne olur” diye sorarsanız, buzulların erimesiyle başlayan süreç sizi de önüne katıp, ebediyete götürür. Bu kadar basit.

Kitabın bir bölümünde karbon borsası/emisyon ticareti üzerine çarpıcı tespitlerde bulunuyorsun. Hafiften de kinayeli bir dille kaleme almışsın Kyoto’yla ilgili bölümü.  Nedir bu karbon borsası hikâyesi, nasıl işliyor süreç, nedir Kyoto’yla alıp veremediğin, hem de izdivacımıza sayılı günler kalmışken ?

Öncelikle şunu söylemeliyim. Türkiye’nin Kyoto protokolünü imzalamasına tarafım. Bu Kyoto protokolünün mükemmel bir çözüm olmasından değil, eldeki tek çözüm olmasından kaynaklanıyor. Kyoto’ya getirdiğim eleştiriler de aslında şundan kaynaklanıyor. Kyoto’nun içinde karbon borsası adı verilen bir serbest piyasa mekanizması var. Bazıları Kyoto ayrı bir mekanizma, karbon borsası/emsiyon ticareti ayrı bir mekanizma zannediyorlar. Oysa Kyoto, karbon borsası adı verilen bu mekanizma üzerine kurulu. Protokol, bazı ülkelere yükümlülükler getiriyor. Örneğin Avrupa Birliği sera gazı emisyonlarını  2012 yılına kadar, 1990 seviyelerinin %8 altına çekmeyi taahüt ediyor. AB içinde ise her ülkenin hedefleri farklı. Almanya azaltmakla yükümlüyken gelişmekte olan ülke olarak nitelenen Portekiz ve Yunanistan’ın belli oranlarda arttırma şansı var. Almanya’nın hedefi yüzde 21 oranında azaltmak ve ne yapıyor Almanya; enerji yoğun sektörlerine bakıyor ve herbir firmaya belli bir kota veriyor. Örneğin A firmasına; sen heryıl 10 bin ton karbondioksit çıkarıyorsun, benim sera gazı emisyonlarını indirmem lazım, önümüzdeki yıl 9 bin ton çıkarmalısın diyor. Bu firmanın önünde iki seçenek var. Ya teknolojisini değiştirecek/iyleştirecek, enerjiyi daha akıllıca kullanacak ya da Kyoto’daki emisyon ticareti sayesinde, temiz karbon hissesi olan bir firmadan bu hisseleri satın alacak. Şu anki uygulamada ne yapıyor böyle firmalar, teknolojisini değiştirmeden, çevreyi kirletmeye devam ederek, üçüncü dünya ülkelerine gidip, ucuz işcilik ve ucuz maaliyetle, yenilenebilir eneji kaynaklarına yatırım yaparak temiz karbon hisselerine sahip olmaya çalışıyorlar. Benim Kyoto’ya getirdiğim eleştiri de bu noktada. Firmalar teknolojisini değiştirmeden dünyayı kirletmeye devam ediyor. Ama amacın bu olmaması gerekiyor. Biraz oyalama taktiği gibi görünen bu sürecin çabucak değiştirilmesi gerekiyor. Kyoto’nun ikinci döneminde daha ağır hedeflerle bu sorun düzeltilmeli.

Bir de Türkiye’de politikacıların sorunlara yönelik çözüm önerileri, trajikomik hikâyelerden öte geçmiyor. İşte, Melih Gökçek’in susuz kalan Ankaralılara tatile çıkmayı önermesi ya da ne bileyim Demirel’in nükleer santral kurmayıp da fişi denize mi takacağız kabilinden anekdotları… Sen ne diyorsun bu hikâyelere?

Demirel bu sözü bilerek mi söylemiş bilemiyorum ama günümüzde dalga enerjisinden elektrik üretiliyor. Evet, fişi denize, çatımızdaki güneş panellerine takacağız artık. Fransa, İngiltere dalga ve gel-gitten elektrik üretiyor. Melih Gökçek, Ankara susuz kaldığında “Küresel ısınma yeni bir şey” diyerek akıllara zarar bir açıklama yaptı. Yıl 2007’ydi. Daha da traji komik olanı, eski çevre bakanının düdüklü tencere kullanın tavsiyesi. Bir sivil toplum örgütü lideri bunu söyleyebilir ama bir enerji bakanı bunu söylemez. Yapmaları gereken, düdüklü tencere üzerindeki KDV oranlarını kaldırarak, vatandaşın alımını kolaylaştırmaktır.

Türkiye’de nükleer santral hikâyesinin neredeyse 40 yıllık geçmişi var. Sen de 1995 yılında “Nükleeri savunmak ilericilikse ben gericiyim!” diyerek geri geri yürümüştün. Yıl 2008 hâlâ nükleeri tartışıyoruz. Bu konuda bilirkişi olarak sen ne söyleyeceksin?

1995 yılında yaptığım eylemin bugünde geçerli olduğunu düşünüyorum. Nükleri savunmak ilericilikse ben gericiyim ve geri geri gitmeye devam edeceğim.  Aslında kendi içerisinde iki söylem barındırıyordu bu eylem. Birincisi nükleeri savunanlara bir yanıt, ikincisi ise  çözümün biraz daha gerilerde olduğu mesajı. Sınırsız bir talebi sınırlı kaynaklarla karşılayamazsınız. Nükleer enerji de neticede sınırlı bir kaynak. Dünyada ne kadar uranyum varsa, o kadar elektrik üretebilirsiniz. Kaldı ki teknolojisi de sınırlı. Ne söylenildiği kadar ucuz, ne atık sorunu çözülmüş, ne de güvenlik sorunu. Akkuya’ya kurulması düşünülen 1000 MW’lık bir reaktörden 30 ton yüksek seviyeli atık çıkıyor. Bunların bir bölümü Plutonyum-239, ve Pu-239 250 bin yıl radyoaktif kalıyor. Bunların nasıl saklanacağı bilinmiyor. Dünyada bir tek çalışan depolama alanı yok ama yetkililer var diyerek yalan söylüyor. Aslında demokratik anlamda da bir sorun var. Neticede 4 yıllık bir hükümete oy veriyorsunuz, 250 bin yıllık radyoaktif atık bırakıp gidiyor. Bu nasıl bir dikta rejimi, kimse bunu tartışmıyor. Kaldı ki güvenlik sorunu da var. Türkiye’de terörün bir sorun olduğu konusunda herkes hemfikir ama hiçbir gazeteci nükleer santralların hedef olabileceğini yazamıyor. Kazalar deseniz, en yakın örnek geçtiğimiz ay Fransa’da yaşanan kazalar. 100 işçi radyasyona maruz kaldı, reaktörün yanındaki gölde yüzen halka ‘dışarı çıkın’ emri verildi. Ama bunlar da Türkiye’de yazılıp çizilmedi. Türkiye nükleere muhtaç değil, Avrupa’nın en büyük ikinci rüzgar ve güneş potansiyeline sahip. Dünyanın en büyük 7. jeotermal enerji potansiyeli burada .Ve bunların da ötesinde Türkiye enerji savurganı. Türkiye aynı işi yapabilmek için Japonya’nın dört katı fazla enerji harcıyor. Bunu iki kat azaltsak, enerji talebimizi yarı yarıya düşürebiliriz. Sinop da, Mersin de biz de rahat ederiz. Dışa bağımlılık da azalır.

Written by barisvskaya

March 29, 2011 at 6:55 pm

Posted in Interview

clara Luzia

leave a comment »

The String –and then some- EP

Asinella Records

Clara Maria Luzia Humpel, Elf tayfasındandır. Onu tanıdım tanıyalı böyle düşünmüşümdür hep. Ruhu da, sesi de, hissiyatı da aynı duruluktadır çünkü. Ne yalan söyleyelim, hayli ender bulunuyorlar. Bulunca da sıkı sıkı sarılıyor insan. Sıkı sıkı sarılınca da yaşamınızda birçok hikâyeye tekabül ediyor şarkıları/sözleri… Günlük tutar gibi bir şey aslında. Kendisi, şarkıcı/ozan geleneğinin önemli simalarındandır bizce. Ani Difranco, Cat Power, Laura Veirs’ı hatırlatır çokça. Alalie Lilt’le başladığı hikâyesini, solo projesi Clara Luzia’yla sürdürüyor. Ayrıca bu sene; “Morning Light”la,  Avusturya’nın Grammy’si sayılabilecek Amadeus “FM4 Alternative Act” ödülünü de kucakladı. Emin adımlarla ilerliyor yolunda anlayacağınız. Gelelim, geçtimiz aylarda çıkardığı ve kendisini bu sayfalara taşıyan “The String and Then Some” EP’sine. Clara’nın kendi plak şirketi Asinella Records’dan yayımlanmış. Ulaşması biraz güç. Ama internette biraz dolaşınca şarkıların bir kısmını yakalamanız olası. EP’miz; “Railroad Tracks” albümünde de yer alan, “Lucky Gal”le açılıyor: “Railroad Tracks”deki Brit-Pop havasından kurtulmuş. Bu versiyonu daha bir güzel olmuş. Şarkı sözleri de Ani Difranco’yu anımsatıyor: “Bak ne kadar şanslı bir kadınım, tek savaşmak zorunda olduğum, homofobi, ırkçılık ve cinsel ayrımcılık…”.“Morning Light”la, çellonun, kanvası kesen bir maket bıçağı misali, hüznü parçalara ayırışını izliyoruz. Gerçekten de hüzünlü bir parça. Ve vazgeçiyoruz… Birilerinden, bir şeylerden. Herşeyin yanlış gittiğini bilerek. Bu parçayı, “The Long Memory” albümünü dinleyenler hatırlayacaklardır hemen. “Left On My Pillow”la, sessiz ve kutsal bir gecedeyiz. Onsuz… Kafamızı da yastığımıza gömüyoruz. Terk edildik galiba. “No-Handed”le sınırı geçiyoruz, biraz ilerilere gidiyoruz anlaşılan. Aynaya bakıyoruz, her seferinde bir başkasını görüyoruz; dayanamıyoruz, taşıyamıyoruz. Kendimizi piyano ve çello’nun ellerine bırakıyoruz. Yorulduk. “Here vs There”de; buraya karşı oradayız. Kendimize karşı bile dürüst olamazken, bir başkasına karşı nasıl dürüst olabiliriz ki? İşte bunlar da günlüğümüze son karaladıklarımız…

 

The String –and then some- EP

Asinella Records

Clara Maria Luzia Humpel is in the company of Elves. I’ve thought like this since I’ve known her, because her soul, her voice and emotions are of the same clarity. To tell the truth, they’re hard to find. When you find them, you embrace them tightly. And when you embrace them tightly, their songs/lyrics correspond to many stories in your life… It’s like keeping a diary. I think she is one of the prominent faces of the singer/songwriter tradition. Reminds us much of Ani DiFranco, Cat Power, Laura Veirs. She gets on her story she began with Alalie Lilt with her solo project Clara Luzia. She also grabbed Amadeus “FM4 Alternative Act” award, which can be considered to be the Grammy of Austria, with Morning Light. Let’s put it this way, she proceeds on her road with sure steps. As for “The String and Then Some EP” that she released in recent months and which has carried her to these pages, it came out from Clara’s own company Asinella Records. Somehow hard to get. But if you surf a little on the Internet, you may catch some of the songs. Our EP openes with “Lucky Gal” that was also included in the album “Railroad Tracks”; has left the Brit-Pop aura behind. This version is even better. The lyrics bring Ani Difranco to mind: “Look what a lucky gal I am the only thing I have to fight is homophobia  racism, and sexism”  In “Morning Light” we listen to the cello cutting sadness into pieces, like a stanley knife cutting the canvas. A really sad piece. And we give up… Someone, some things. Knowing that everything is somehow wrong. Those who have listened to the album “The Long Memory” will immediately remember this song. With “Left On My Pillow”, we’re in a silent and sacred night. Without her… We bury our head in our pillow. We’ve been abandoned, probably. We cross the border with “No-Handed”, apparently going further. We look at the mirror, see someone else each time; we can’t bear it, we can’t carry it. We leave ourselves in the hands of the piano and the cello. We’re tired. In “Here vs There”; we’re there versus here. But how can we be honest to another, when we can’t even be honest to ourselves? These are our last scribblings in our diary…

 

Written by barisvskaya

March 6, 2011 at 1:20 pm

Posted in Review

Tagged with

Tezer Özlü

leave a comment »

Bu kahrolası yeryüzünün büyük yalnızı…

Türk edebiyatının önemli kilometre taşlarından ve özgün kalemlerinden birisidir Tezer Özlü. Erken sayılabilecek bir yaşta aramızdan ayrılmıştır. Avusturyalı şair/yazar Ingeborg Bachmann’ının ruh eşidir adeta. Çocukluğun Soğuk Geceleri de, Malina’nın ikiz kardeşidir… Sınıfsal/cinsel eşitsizlik, yanlızlık, ölüm, aşk, intihar sorunsalları çokça hissetirir kendilerini metinlerarası diyaloglarında. Hiç kimseyle yaşlanmak istemez. Kendiyle bile. Yazdıkları okumak istedikleri, başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleri, sevgileri de sevilmeyi istediği biçimdedir. Pavese’nin söylediği gibi, “Kader diye bir şey yoktur.” Tezer için, “Yanlızca sınırlar vardır ve en kötü yazgı sınırları sabırla karşılamaktır.” Almanca yazdığı ve Marburg Yazın Ödülü’nü kucakladığı, Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta hayran olduğu üç yazarın izini sürer: Italo Svevo, Franz Kafka ve Cesera Pavese. Kafka’nın Pragını, Svevo’nun Triestesini, Pavese’nin Torinosunu ziyaret eder. Mezarları başındadır. Onların acılarını kendi acılarına katar, anın acılarıyla çoğaltıp anlatır. Çocukluğunda Dostoyevski’nin nihilist acısını, otuzunda ise Pavese’nin intihar acısını bulduğunu söyler. Son kertede hep “Yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlıdır.” onun için. Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde altını cizdiği yaşamasına izin verilmeyen farklılığı ve uyumsuzluğu peşini bir türlü bırakmaz. Doğumunu bir kökünden kopmadır. Anne ve babası gibi, tüm kentler, ülkeler, günler, geceler, her gökyüzü de yabancı kalmıştır ona. Güzel Türkiye de onun için bir tutukevinden farksızdır. Bu yüzden hep ‘yolda’dır ve yaşam yanlızca sokaklarda olacaktır. Sürekli özlem durumunda yaşar. Ölümle dirsek temasında bir hayat sürer. “Her anı ölüdür” der. Bu yüzden de  anlar yaşanabilir ancak. Kalanlar’da değindiği üzere, dünyanın verdiği acıların yanında, çektiği aşk acısının lafı bile olmaz hayatında. Leyla Erbil’e yazdığı mektuplarında bu acılardan bahseder. Dünyanın kanseri, bedenini sarar. Sanrılar artar, düşünsel dünyanın acılarına, bedenin acıları eklenir. Biter ve yaşamını kapatır. Evet, Tezer bir hayaldi ve kırılanın da o olması gerekiyordu. Tıpkı bir hayal kırıklığı gibi…

Written by barisvskaya

March 6, 2011 at 12:01 pm

Malina

leave a comment »

“Beklentiler” B6’ya… “Öfke” C7’ye… “Sevgisizlik” Şah… “Cinayet” Mat…

Ingeborg Bachmann’ı bir ayrılık sonrası “Malina”yla tanıdım. Birlikteliğimiz bu satırlara taşınıncaya kadar, kimi zaman hayıflanmalarla, kimi zaman da derin iç çekişlerle sürdü gitti. Malina’yı otobiyografik bir esermiş gibi algılama arzusuyla, Bachmann’ın Max Frish’le yaşadığı sancılı aşk ilişki arasında bir bağ kurmaya çalışarak, satır aralarından cımbızla çekmeye çalıştığım kelimelere farklı anlamlar yükleme çabam da olmuş olabilir. Lakin “herşeyin” iç dünyaların yoğunluğunda yaşandığı böyle bir romana ilişkin bir iki satır yazma cesaretini de biraz kişiselleştirdiğim bu girişten aldığımı da itiraf etmeliyim. Bir özür gibi…

Malina mutlak aşkın romanıdır, ‘Macar Sokağı’ ülkesinde yaşanılan. Bir iç çekiştir. Derinden ve hırıltılı. Sigara dumanın yükselmesi dışında zaman durmuştur adeta. Beklemek fiilinin hakkını verir böyle zamanlar. Karakterler sıralanır; Ben, Ivan ve Malina… İlk bölüm de bu üçgende kurgulanır. Monologlar peşi sıra birbirini izler, bir rüyaya dalmışçasına… Diyaloglar ise kesintilidir. Malina, Ben’in alteregosu gibidir erkek formunda… Zaman da bugündür. Dün ertesi bile değil. Ben, şöyle tanımlar “bugün”ü: “Bugün olup bitenler üzerinde ancak böyle bir korkunun pençelerinde yazabiliyor ya da konuşabiliyorum; çünkü Bugün üzerine yazılanları hemen yok etmek gerekir; tıpkı bugün yazılmış ve yerine Bugünde varamayacak mektupların, bu nedenden ötürü yırtılması, buruşturulması, bitirilmemesi yollanmaması gibi.” Bir de “bir gün” vardır, bugünden farklı olarak,“Bir gün gelecek, insanların altın kırmızısı gözleri ve şaşırtıcı sesleri olacak; o gün insanların elleri yeniden sevme yeteneğini kazanacak ve insanlığın şiiri yeniden yaratılmış olacak…” der Ben, sıradanlığa tahammülü olmadan. Sonra da ekler “inanmadığım gün yazamam” diye. Cinayetlerin sebepleri de ikili ilişkilerde aranmalıdır Malina’da: “Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar …” Kimi zaman Ludwig Wittgenstein’ı duyumsarız: “Üzerinde konuşulamayan konusunda susulmalı” unutma “sözcükler eylemdir.” derken. Malina’da suskunluk korunur böyle zamanlarda… Freud’un esamesi bile okunmaz, cinsellikten uzak mı uzak, bir yazındır çünkü. Theoderik Reik’a selam gönderir sanki… İkinci bölümde; iç çekişlere eklenen ‘baba’ imgesine tanık oluruz. Uzun soluklu rüyalardan haykırışlarla uyanılır. Baba imgesi zalimdir. Hem de çok zalim. Ensest, acı, şiddet… Sonrasız bir savaş gibidir adeta kurgulananlar/rüyalar bu bölümde. Hep zorbalığın olduğu, hep çarpışmanın yaşandığı… “Ben: Barış! Malina: Senin içinde Barış yok, senin içinde de yok.. Ben: Bunu söyleme, bugün söyleme. Korkunçsun. Malina: Savaş var. Ve sen savaşsın. Sen kendin. Ben: Hayır, ben değilim. Malina: hepimiz savaşız sen de…” “Ben: O benim babam değil. O benim katilim. Malina karşılık vermiyor. Ben: O benim katilim.” Üçüncü bölüm adeta bir senfoniyi andırır. Malina’yla diyaloglar hızlı, yavaş, neşeli, üzgün, güçlü, zayıf, adil, tatlı, ateşli seyreder… Malina en kritik rolünü bu bölümde oynar. Ben’i motive eden bir gücü temsil eder adeta. Ben’se tedirginliğe sakinlik, sakinlige ise tedirginlik getirmek ister. Ivan artık Ivan değildir. “Beni yerleştirdiğin yerde soluk alamam, lütfen o denli yükseklere koyma beni, kimseyi havanın inceldiği yerlere taşıma, benden sana bir öğüt olsun bu, sonrası için bundan ders al!” der Ivan. Sessizlik tekrar korunur. “Aşk” ölmüştür. Ben, “Ivan’da yaşadım, Malina’da ölüyorum.” itirafıyla başka bir çehreye dönüştürür romanı… Bize de bu çarpıcı sonla yaşamak kalır.

Ingeborg Bachmann

Ingeborg Bachmann 1926’da Avusturya’nın Klagenfurt kentinde doğdu. Babası öğretmen olan Bachmann 12 yaşında, Nazilerin yaşadığı şehri işgaline tanık oldu ve bu döneme Jugend in einer Österreichischen Stadt (1961) isimli anı kitabında yer verdi. Bachmann, Innsbruck, Graz ve Viyana üniversitelerinde felsefe ve hukuk eğitimi aldı. Viyana Üniversitesi’nde 1950 yılında tamamladığı doktora tezi Martin Heidegger üzerineydi. Linguistik ifadenin sınırlarına duyduğu ilgi onu Ludwig Wittgenstein hakkında araştırma yapmaya itti. Bachmann’ın bu konuda yayınlanmış bir makalesi bulunmaktadır. Bachmann, 1951 ve 1953 yılları arasında Rot-Weiss-Rot yayın grubu için radyo oyunları yazdı. İlk şiir kitabı Die gestundete Zeit (Ertelenmiş Zaman) (1953) ile Grup 47 ödülünü kazandı. Grup 47, yazarların kendi aralarındaki toplantılar sonucu oluşmuş bir topluluktu ve Günter Grass gibi birçok yeni ismin tanınmasında etkili olmuştu. Bachmann 1953 yılında İtalya’ya yerleşti. Ayrıca Harvard Üniversitesi’nde konuk akademisyen olarak dersler verdi. 1954 ve 55 yıllarında Ruth Keller takma adıyla Westdeutschen Allgemeinen Zeitung’da köşe yazarlığı yaptı. 1956´da Anrufung des Großen Bären (Büyük Ayı’nın Çağrısı) isimli ikinci şiir kitabı yayımlandı. 1958 yılında İsviçreli yazar Max Frisch ile tanıştı ve ilişkileri atmışlı yılların başına kadar sürdü. Atmış iki yılından itibaren Bachmann, Münih, Berlin, Zürih ve Roma arasında gidip geldi. Bu dönemde sosyal ve politik aktivitelerden uzaklaşıp daha içine kapanık bir yaşam sürdürdü. 1959/60 yıllarında doçent unvanıyla Frankfurt Üniversitesi’nde şiir konulu dersler verdi. Atmışlı yılların ortasında Mısır ve Sudan’a gitti. 1964 yılında otobiyografik ögeler taşıyan eseri Das dreißigste Jahr (Otuzuncu Yaş) ile Berlin Eleştirmenler ödülünü aldı. Aynı yıl, Batı Berlin Sanat Akademisi’ne üye oldu ve Almanya’nın en önemli edebiyat ödüllerinden biri olan Georg Büchner ödülünü kazandı. Dört sene sonra Avusturya Ulusal Madalyası’na layık görüldü. 1973 yılında Polonya’da bir kaç okumaya katılıp, Auschwitz ve Birkenau toplama kamplarını ziyaret etti. Bachmann 17 Ekim 1973’de hayata gözlerini yumdu. Ölüm sebebi Roma’daki evinde çıkan yangındı. Yangının sebebi olarak sönmemiş bir sigara gösterilse de bu konu tam olarak açıklık kazanmamıştır.

Başlıca Eserleri; Die gestundete Zeit (1953; Ertelenmiş Zaman, Toplu Şiirler, YKY, 2004) Anrufung des Großen Bären (1956; Büyük Ayı’ya Çağrı, Toplu Şiirler, YKY, 2004) Der gute Gott von Manhattan (1958; Manhattan’ın İyi Tanrısı , Mitos Boyut Yay., 1995) Frankfurter Vorlesungen (1960; Frankfurt Dersleri, Bağlam Yay., 1989) Das dreißigste Jahr (1961; Otuzuncu Yaş, YKY, 2004). Malina (1971; Malina, Can Yay., 1990)

Written by barisvskaya

March 6, 2011 at 11:58 am

Posted in Book Review

Tagged with ,