barisvskaya

Just another WordPress.com site

Archive for February 2011

and the oscar goes to…

leave a comment »

Here is my selection:

BEST PICTURE

Black Swan

The Fighter

Inception

The Kids Are All Right

The King’s Speech

127 Hours

The Social Network

Toy Story 3

True Grit

Winter’s Bone

Will Win: The King’s Speech

Should Win: Winter’s Bone

DIRECTOR

Darren Aronofsky Black Swan

Joel Coen and Ethan Coen True Grit

David Fincher The Social Network

Tom Hooper The King’s Speech

David O. Russell The Fighter

Will Win: David Fincher The Social Network

Should Win: Darren Aronofsky Black Swan

ACTOR IN A LEADING ROLE

Javier Bardem Biutiful

Jeff Bridges True Grit

Jesse Eisenberg The Social Network

Colin Firth The King’s Speech

James Franco 127 Hours

Will Win: Colin Firth The King’s Speech

Should Win: Javier Bardem Biutiful

ACTRESS IN A LEADING ROLE

Annette Bening The Kids Are All Right

Nicole Kidman Rabbit Hole

Jennifer Lawrence Winter’s Bone

Natalie Portman Black Swan

Michelle Williams Blue Valentine

Will Win: Natalie Portman Black Swan

Should Win: Jennifer Lawrence Winter’s Bone

ACTOR IN A SUPPORTING ROLE

Christian Bale The Fighter

John Hawkes Winter’s Bone

Jeremy Renner The Town

Mark Ruffalo The Kids Are All Right

Geoffrey Rush The King’s Speech

Will Win: Christian Bale The Fighter

Should Win: Christian Bale The Fighter

ACTRESS IN A SUPPORTING ROLE

Amy Adams The Fighter

Helena Bonham Carter The King’s Speech

Melissa Leo The Fighter

Hailee Steinfeld True Grit

Jacki Weaver Animal Kingdom

Will Win: Melissa Leo The Fighter

Should Win: Hailee Steinfeld True Grit

DOCUMENTARY FEATURE

Exit Through the Gift Shop

Gasland

Inside Job

Restrepo

Waste Land

Will Win: Inside Job

Should Win: Inside Job

ORIGINAL SCREENPLAY

Another Year Mike Leigh

Inception Christopher Nolan

The Fighter Scott Silver, Paul Tamasy and Eric Johnson

The Kids Are All Right Lisa Cholodenko and Stuart Blumberg

The King’s Speech David Seidler

Will Win: The King’s Speech David Seidler

Should Win: Inception Christopher Nolan

ADAPTED SCREENPLAY

127 Hours Danny Boyle and Simon Beaufoy

The Social Network Aaron Sorkin

Toy Story 3 Michael Arndt

True Grit Joel Coen and Ethan Coen

Winter’s Bone Debra Granik and Anne Rosellini

Will Win: The Social Network Aaron Sorkin

Should Win: Winter’s Bone Debra Granik and Anne Rosellini

FOREIGN LANGUAGE FILM

Biutiful Mexico

Dogtooth Greece

In a Better World Denmark

Incendies Canada

Outside the Law Algeria

Will Win: In a Better World Denmark

Should Win: Dogtooth Greece

ART DIRECTION

Alice in Wonderland

Harry Potter and the Deathly Hallows Part 1

Inception

The King’s Speech

True Grit

Will Win: Alice in Wonderland

Should Win: Alice in Wonderland

CINEMATOGRAPHY

Black Swan

Inception

The King’s Speech

The Social Network

True Grit

Will Win: True Grit

Should Win: True Grit

Advertisements

Bizsiz Dünya

leave a comment »

Bir an için tüketim toplumunun bütün ‘sözde’ nimetlerini bir kenara bırakıp, sanal dünyada yaşattığımız sevgilerimize, güncel politika kaygılarına ara verip, gelin dünyamıza bir hoş sada niteliğinde ‘Bizsiz Dünya’da kısa bir yolculuğa çıkalım. Dünyamıza bıraktığımız ya da bırakacağımız yara izlerinin, ‘sevgi!’ işaretlerimizin, düşüncesiz eylemlerimizin izlerini sürelim. Bakalım dünyamız nasıl sarıyor bu yaraların izlerini? Ya da sarabiliyor mu?!

Alan Weisman, The World Without Us (Bizsiz Dünya) isimli kitabında, insan ırkının bir anda dünyadan silinip gittiğini var sayarak, bizsiz bir dünyada ‘Neler olacak?’ sorusunun yanıtını; yakınımızda, uzağımızda, geçmişimizde, bugünümüzde ve geleceğimizde arıyor. Bizsiz Dünya, Weisman’ın 2005 yılında Discover dergisinde yayımladığı, ‘İnsansız Dünya’ makalesinin genişletilip, kitaplaştırılmış hali. 365 sayfada devr-i alem tadındaki bu eko-bilimkurgu, şimdiden 30 ayrı dile çevrilmiş ve kitabın film hakları da satılmış durumda. Filmi, ‘A Species’ Odssey’den tanıdığımız Jacques Malaterre çekecek. Senaryo da ‘İmparatorun Yolculuğu’ndan hatırladığımız Michel Fessler’e emanet.

Weisman, kitabında bizlerle beraber, yakın gelecekte yaşanacak felaket ihtimaline karşı bilinçli ya da bilinçsiz şekilde oluşturduğumuz korkularımızı da silerek, gerçeklerin dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor bizleri. Kitabın, bu kadar popüler olmasının alamet-i farikası da bu olsa gerek; yani kurgusu.

Bizsiz bir dünyada, doğanın bizim kendimizi beğenmiş mekanik üstünlüğümüzden aldığı intikam su yoluyla geliyor. Ne de olsa “Su akar yatağını bulur” atasözü boşu boşuna söylenmemiş. Betondan oluşturduğumuz çöllerimiz zamanla silinip gidiyor yeryüzünden ve çocukluğumuzda Grimm kardeşlerin masalını okurken gözlerimizin önünde canlanan sisli ormanlar belirmeye başlıyor.

Enerji çılgınlığımız da bizlerle beraber tarih oluyor pek tabii. Saatler içinde elektrikler kesiliyor, geceler binlerce, milyonlarca ve hatta milyarlarca önceki haline dönüyor. Yıldızlar amiyane tabirle cillop gibi görünüyor. Bu keyfi de kutup ayıları yaşıyor.

Özellikle İstanbul gibi büyük metropollerde; artan nüfusa barınak sağlamak için elimize geçenlerle inşa ettiğimiz binaların kısa sürede toprak olacağı kesin. En azından ‘bizsiz’ bir dünyada, deprem sonrası ölenler olmayacağı için, yas da tutmayacağız.

Kullan-at toplumunun harikaları, plastikler de yüzbinlerce yıl dünyamızın istenmeyen misafirleri olmaya devam edecekler.

Belki ironik ama savaş kimi zaman çevre için en olumlu etmen oluyor. Magosa ve Kore’deki askerden arındırılmış bölgeler savaşın bu ironik yanın en sağlam göstergeleri… Bir de insanın kanını donduran Çernobil örneği var önümüzde. Çernobil sadece buz dağının görünen yüzü… Hali hazırda çalışan nükleer reaktörlerin, çözüm bulamadığımız nükleer atıklarına ne demeli? Yarılanma ömrü neredeyse insanlık tarihiyle eş değer zenginleştirilmiş radyoaktif maddeler, radyoaktif atıklar, nükleer bombalar geleceğe bırakacağımız en korkutucu miraslar. Biz yok olduktan yüz binlerce ve hatta milyonlarca yıl sonra bile bu maddeler radyasyon yaymaya devam edecekler maalesef. Bu mirasa biz Türkiyeliler’in katkısı ne olacak diye sorarsanız? Adana İncirlik’te konuşlandırılmasına izin verdiğimiz 100’e yakın nükleer bomba ve şimdilik “Nükleer santral olmazsa olmaz!” çığırtkanlıklarımız. Bu çığırtkanlık gerçeğe dönüşürse, bu eylemimizin dünyaya maliyeti; her nükleer reaktör için, bir yıl içerisinde yaklaşık 30 ton yüksek seviyede, 300 ton orta seviyede ve 450 ton düşük seviyede radyoaktif atık olacak.

Bu arada beraber yaşadığımız canlılardan bazılarının bizleri özleyeceği kesin. Bizim bedenimizde yaşayacak şekilde evrimleşmiş olan ‘saç biti’ herhalde bunların başını çekiyor. Saç bitinin erkek kardeşi ‘beden biti’nin de en az saç biti kadar bizleri özlemle anacağı kesin. Eh, bu arada bedenimizin bilumum bölgelerinde yaşamaktan büyük zevk duyan 200 bakteri de cabası… Bu arada yokluğumuzda bayram edecek canlılar da var elbette. Bizleri esefle hatırlayacakların başında sinekler ve kobay fareleri geliyor.

Bir de Voyager uzay aracıyla beraber uzaya gönderdiğimiz; içinde DNA diyagramları, çocukların ve şehirlerin resimleri, Chuck Berry, Bach, Lois Armstrong ve Mozart’ın Sihirli Flüt operasından ‘Gecenin Kraliçesi’ aryasının da yer aldığı, 26 müzik parçasını barındıran bir diskimiz var. En azından bizden sonra birilerinin bu diski bulup, bizleri sevgiyle anacağı düşüncesi romantik bir teselli olsa gerek.

Dünyada her şey, ama her şey, hatta dünyanın kendisi bile yok olduktan sonra, geriye ne kalıyor diye sorarsanız? Televizyon ve radyo dalgaları. En azından bugünkü bilimsel veriler ışığında…

Bu arada, kitabın son bölümü, sanki bizim siyasiler için yazılmış. Ne de olsa, “Ver Allahım ver, ver Allahım ver” kabilinden 3’ten az çocuk yapmayalım diyen birileri tarafından yönetiliyoruz. Gerçi bu söyleme, “Allah ıslah etsinden” başka ne denebilir bilemiyorum ama gelin biz adab-ı muaşeret kurallarını es geçmeden, sözün sahibine Bizsiz Dünya’nın son bölümünü okumasını salık verelim, ‘ıslah’ kısmını da Allah’a havale edelim.

 

Written by barisvskaya

February 25, 2011 at 10:52 pm

PI = 3,14…

leave a comment »

Yann Martel’in;  “Bir hikâye arıyordum, hani şöyle bir ‘h’ ile değil de, hayatıma yön verecek  kallavi bir  ‘H’ ile başlayan…” sözleriyle başlamak en doğrusu sanırım. Hemingway’in, “Old Man and the Sea/Yaşlı Adam ve Deniz”inden gelen rüzgârı arkasına alıp, pupa yelken; Calvino’nun dolambaçlı sokaklarına, Marquez’in büyülü gerçekliklerine, Beckett’in absürdlüklerine ve Auster’ın keskin köşeleri yuvarlatılmış dünyalarına yol alan kocaman bir HİKÂYE’den bahsedeceğiz çünkü.

“Pi’nin Yaşamı”, Yann Martel’in üçüncü kitabı. Yazarımız, 2002 Man Booker ödülünü, epey bir spekülasyonla beraber bu kitapla kucaklamış. Kitabın fikrinin/zikrinin Brezilyalı yazar Scliar’ın “Max e os Felinos /Max ve Kediler”inden devşirme olduğu fikri ortaya atılmış. Max ve Kediler; Alman bir mültecinin, kayığını  bir jaguarla paylaştığına dair bir hikâyeymiş. Bu kitabı epey bir araştırdık. Maalesef  Türkçeye çevrilmemiş henüz. Ama Amazon’dan sipariş ettik. En kısa zamanda merakımızı giderip, işin doğrusunu eş-dostla paylaşacağız. Şimdilik, haberimizin kaynağına topu atıp, “Vallahi biz  BBC’nin yalancısıyız” nidasıyla bu olayı geçiştiriyoruz.

“Pi’nin Yaşamı” birçok açıdan Hemingway’in “The Old Man and The Sea/Yaşlı Adam ve Denizi”ne benziyor. Kahramanımız, ihtiyar Santiago yerine, genç dostumuz Pi… Yine okyanuslarda, yaşam mücadelesi veriyoruz. Ehh, bize pek uymasa da, hikâyemizin Tanrı inancı da tam vesselam. Hazır konu Hemingway’den açılmışken, canlandırma sinemasının üstadlarından Alexander Petrov’u da bu vesileyle analım. Bu yıl film festivalinde “Canlandırma sineması: Alexander Petrov” başlığı altında gösterilen “Yaşlı Adam ve Deniz”in beyaz perdeye taşınma hikâyesi de en az Santiago ve Pi’nin hikâyesi kadar mücadele ve hayranlık barındırıyor içinde. İki buçukyıl + 29 bin cam levhaya parmaklarla boyanarak film karelerine aktarılan bir animasyondan bahsediyoruz. Konumuzu fazla dallandırıp budaklandırmadan “Pi’nin yaşamına” geri dönersek, aslında birçok seviyede okunabilecek bir kitap var elimizde. Yüzeysel bir okumayla kitabımız, 16 yaşında bir çocuğun, 300 kiloluk bir bengal kaplanıyla kurduğu zorunlu münasebeti anlatıyor. Biraz daha derine inersek, mücadele dolu bir hikâye üzerine kurulu hem fiziksel hem de ruhsal anlamda okunabilecek bir ‘açlık hikâyesi’ karşımıza çıkıyor.  Aslında benzer bir okumayı “Yaşlı Adam ve Deniz” için de yapabiliriz.  Hafiften Robinson Crusoe havası da var kitapta. Bengal kaplanı Richard Parker da, Cuma’nın hayvan formundaki ruh eşi olsa gerek. Pi, hayvan psikolojisi ve terbiyesi konusundaki yetkinliğiyle, Rudyard Kipling’in; “The Jungle Book /Ormanın Kitabı”ındaki vahşi hayvanlarla büyüyen Maugli karakterinden de esintiler taşıyor. Yok, yok yani…

Kahramanımız, Piscine Molitor Patel (kısaca Pi=3.14). Kendi deyişiyle, sadece Tanrıyı sevmeye çalışan, aynı anda hinduizm, islam ve hristiyanlık dinlerine inanan bir dünyevi. Daha 16 yaşında… Hayvanlarla bir münasebeti var. Babası da zaten hayvanat bahçesi yöneticisi. Hindistan’da yaşanan politik kargaşa ve belirsizlik, Pi’nin ailesini Kanada’ya taşınmaya itiyor. Hayvanat bahçesi kapatılıyor ve Nuh’un gemisi misali, Japon kargo gemisi Tsitsum’a yüklenen hayvanlarla beraber Kanada yolculuğu başlıyor. Talihsiz bir şekilde gemi batıyor. Kitabın ilk bölümünde, yetişkin Pi’den geçmişin hikâyesini dinliyoruz. Yazarımız, birinci tekil şahsın ağzından hikâyeyi kurgulayarak, kitabımızın geri kalanıyla ilgili ipuçları yakalamamıza olanak tanıyor. Pi’nin gemi kazasından kurtulacağını bu anlatım tarzıyla yakalıyoruz mesela. Ya da hayvanlara olan yakınlığından, hikâyemize eşlik edecek yeni karakterler çıkacağını kestirebiliyoruz.

Kitabın ikinci bölümünde; pasifik okyanusunda, bir filikadayız. Pi’nin ağzından  “İsa, Meryem, Muhammed ve Vishu adına, seni görmek ne büyük mutluluk, Richard Parker!” sözleri dökülüyor. Biraz da  çetin geçecek sınavı için kazandığı ruhani donanıma atıfta bulunarak… Richard Parker’la da bu vesileyle tanışıyoruz. 300 kiloluk bir Bengal kaplanı oluyorlar kendileri. Filikamızın başka konukları da var: Ayağı kırık bir zebra, Portakal Suyu isminde bir orangutan, sırtlan, hamam böcekleri ve fareler… Sonrası, kimi zaman cesaret isteyen bir okumayla geçecek, Pasifik okyanusunda 227 günün öyküsü.

Manguel’in dediği gibi; “Kurgu sanatının can çekişmekte olduğuna inananlar bırakın da şaşkınlık, keyif ve minnetle Yann Martel’in yazdıklarını okusunlar.” Gerçekten de, “Pi’nin Yaşamı”, iyi kurgulanmış bir kitap. Gerçekle hayalin iç içe geçtiği, katmanlı bir anlatıma sahip. Çevirmenini de tebrik ederiz. Hikâyemizin, ‘O kadar kusur kadı kızında da olur’ kâbilinden ufak tefek kusurları da yok değil. Mesela, kitabın son bölümü, ilk iki bölümün ağırlığı altında eziliyor. Sona yaklaştıkça, büyü hafiften kayboluyor gibi. Kitabın girişindeki,  “Tanrı’ya inanmanızı sağlayacak bir öykü anlatacağım sizlere” sözleri epey iddialı. Keşke hiç söylenmeseymiş. Bu küçük eleştirilerimiz elbette devede kulak kalıyor. Bazı masalların mutlu sonla biteceğine dair hissiyatımızı güçlendirerek yüzümüzde bıraktığı sıcak tebessüm için Martel’e teşekkür ederek, hakkını gönülden teslim ediyoruz.

Written by barisvskaya

February 25, 2011 at 9:59 pm

Polisiye Âlemlerde Serbesİz

leave a comment »

Adı: Emrah

Soyadı: Serbes

TC Kimlik No: Belirtilmemiş

Mesleği: Yazar

Doğum Yeri: Yalova

Doğum Yılı: 1981

Suç Listesi: “Şen Profesörler: Metaforla Saadet Olmaz” (2006), “Her Temas İz Bırakır” (2006), “Son Hafriyat” (2008) adlı kitaplar, Birgün gazetesi için yaptığı söyleşiler, Radikal İki’ye yazdığı tiyatro eleştirileri, Hayvan dergisinin Ankara temsilciliği…

Suç Mahali: AnKara

Emrah Serbes, Her Temas İz Bırakır’da, Behzat Ç.’yi; “Yeni muktesebata uyum sağlayamamış, lambur lumbur, dişli bir komiser. Müzik dinlemez, polis telsizi dinler. Kitap okumaz, gazeteye spor sayfasından başlar. Herhangi bir siyasi görüşü yok. ‘İçimizden birinin’ üçüncü sayfa haberlerine yansımış hali, adı bile tam değil. 1. Amatör’de duran toplara iyi vuran bir stoperken, topçuluğu bırakıp başkalarını tekmelemeye başlamış. Mesela beş lira için kalbinden adam bıçaklayanları, on üç yaşında kızlara tecavüz eden, namus için en yakın akrabalarını vuranları… Emekliliğine az kalmış, o bu işe başladığında doğan çocuklar Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşa gelmiş, kendi kızı dâhil. O da bu arada boşanmış, insan sarrafı olamasa da ceset sarrafı, bu yüzden de biraz melankolik tabiatlı olmuş.” cümleleriyle tanımlıyordu. Ayıkla pirincin taşını minvalinden Behzat Ç. hayatımıza bodoslama dâhil oldu. Çıkarabilene aşkolsun. Gerçi, ilk kitabın sonunda umudunu kesmişti okuyucular… Hazin bir sondu çünkü. Devamı gelmez dedirten bir son. Sitem de etmişlerdi Emrah’a, “Böyle bir sonu hakediyor muydu Behzat Ç.?” diye. Belli ki yazarımız, Behzat Ç. ile olan meselesini kapatamamış. Son Hafriyat’la, ‘sessiz sedasız’ tekrar aramıza dâhil etmiş  başkomiseri. Yine başkent sokaklarında, argosu zengin, entrikası bol, kurgusu sağlam, diyalogları leziz, kallavi bir hikâyeyle… Emrah’ı, DTCF (Dil Tarih Coğrafya Fakültesi) Tiyatro bölümündeki eğitimini tamamlama arifesinde yakalayıp, kelimelerimiz döndüğünce sorularımızı sıraladık…

Emrah, Son Hafriyat’a Rakel Dink’in, Hrant Dink’in cenazesinde söylediği “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim…” cümlesiyle başlıyorsun. Bu cümleyi kitabın bütününe yaydığımızda Red Kit’i de yaratan bu karanlık. Ufukta aydınlık görünüyor mu sence?

Ufukta bir aydınlık göremiyorum amma velâkin Rakel Dink’in cümlesindeki ‘karanlığı sorgulama’ fikrine inanıyorum. Karanlığı adamakıllı sorgularsak ufakta bir aydınlık görünebilir…

Her iki kitabında da AnKara’yı, cinai romanın adeta bir karakteri haline getiriyorsun. Kitapları okuduktan sonra AnKara günlerimi bile özledim… Sence,  mekânın, özellikle de polisiyede ne gibi bir işlevi var?

Mekân polisiye için dekoratif bir öğe değildir. Bütün kitaplar için böyledir tabii, ama bence polisiyede biraz daha önemlidir mekân. Çünkü söz konusu olan cinayetse olay yerini cinayetten ayrı düşünmenin imkânı yok. Mekân derken sadece bir treni ya da kapalı bir odayı kastetmiyorum. İçinde bulunulan kent de olay yerini ve dolayısıyla olay örgüsünü etkiler. Haliyle taşrada geçen bir cinayet öyküsüyle metropolde geçen farklı olur. AnKara polisiyelerine başlarken şu soruyu sordum kendime, bu öyküler neden başka bir kentte değil de Ankara’da geçiyor? Yani sadece Ankara’da geçebilecek bir roman Ankara’da geçmelidir. Bütün kentlerin birbirine benzemeye başladığı bir zamanda böyle bir şey yazmak güç. Ama şu da var, Ankara, Ankara olmaktan çıkıyor diye buraları yazmaktan vazgeçecek değiliz.

Emniyet teşkilatının işleyişini çok iyi biliyor gibi görünüyorsun. Bu bilgi nereden geliyor?

Madem bir polisi anlatıyorum, o polis emniyet hakkında ne biliyorsa benim de bilmem gerekir diye düşündüm. Elimden geldiğince bütün kaynaklara ulaşmaya çalıştım. İlk kitap çıktıktan sonra polis misin diye soranlar oldu. Dokuz senelik öğrencilik hayatında polisle sık sık kavga etmiş biri olarak gizli bir sevinç duydum bundan. Çünkü polis değilim, yazarım. İşim bu, okuyanda bunu yazan kesin polistir duygusu uyandırmak.

Her Temas İz Bırakır’da, Serbes’in mahkemesinde çok ağır bir cezaya çarptırılan Behzat Ç., Tezer Özlü’nün “Herkes herkessiz yaşayabilir” sözünü hatırlatırcasına Son Hafriyat’la tekrar aramızda… Serbes’in affından yararlanıp, aramıza dönmüş gibi… Behzat Ç. hikâyelerine devam galiba?

Behzat Ç. hikâyelerine devam edeceğim. Ama biraz ara verip başka şeyler yazdıktan sonra.

Ufukta film senaryosu gibi projeler de var mı?

Beynelmilel’in iki yönetmeninden biri olan sevgili Muharrem Gülmez’le Her Temas İz Bırakır’ın film senaryosu üstünde çalışıyoruz. Kitaba saplanıp kalmadan, sinemanın gereklerini yerine getiren iyi bir film yapmak amacındayız.

Her Temas İz Bırakır da,  Son Hafriyat da sağlam bir kurguya sahip.  Romanlarında olay örgüsünü kurarken nasıl bir yol izliyorsun?

Bol bol not alıyorum. Aklıma gelen her ihtimali yazıyorum. Sonra onların arasından hoşuma gidenleri seçiyorum. Tam olarak bilmiyorum ama yazdıkça kendini dönüştüren bir kurgu anlayışım var galiba.

Her iki kitapta da diyaloglar mest ediyor insanı. Uzun zamandan beri bu kadar iyi diyaloglar okumamıştım. Sokakların argosunu da çok iyi yediriyorsun diyaloglara. Nedir bu işin tuzu, biberi?

Beş sene boyunca çeşitli gazete ve dergilere röportajlar yaptım. O süreçte Türkçenin yazıldığı gibi konuşulan bir dil olmadığını öğrendim. Yani konuşma dili diye bir şey var. Bu da insanların insan gibi konuştuğu, dertlerini en pratik şekilde anlattıkları, edebiyat paralamadıkları bir dildir.

Polisiye külliyatından etkilendiğin, beğendiğin yazarlar kimler?

Beni esas etkileyen yazarlar polisiye yazarları değil. Ama Simenon’un kitaplarında yarattığı atmosferi çok severim. Leo Malet’nin Kara Üçleme’sini de çok severek okumuştum. İsveçli dedektif Martin Beck’ten mutlaka bir şekilde etkilenmişimdir. Şark Ekspresinde Cinayet ile On Küçük Zenci’yi de her insan evladının okuması gereken iki Agatha Christie romanı olarak görürüm.

Türkiye’de polisiye roman yazarları iki elin parmaklarını geçmiyor. Son zamanlarda artsalar da. Oysa polisiye roman için epey verimli topraklarda yaşıyoruz. Türk edebiyatında polisiye geleneğinin olmamasını sen neye bağlıyorsun?

Ahmet Mithat Efendi’nin 1884’te yazdığı Esrar-ı Cinayet’ten başlayarak Türkiye’de inişli çıkışlı bir polisiye geleneği olduğu söylenebilir. Hatta Türkiye’de ne kadar roman geleneği varsa o kadar da polisiye geleneği vardır. Sevgili Erol Üyepazarcı’nın çalışmaları yerli polisiye açısından bir deryada olduğumuzu gösteriyor. Dolayısıyla soruyu şu açıdan ele alabiliriz, geldiğimiz noktada Türkiye polisiyesi neden fazla çeşitlenmiyor, Avrupa’da ya da Amerika’da olduğu gibi pek çok alt türe ayrılmıyor, hâsılı neden yüzlerce polisiye yazarımız yok? Belki, senin de dediğin gibi polisiye açısından epey verimli topraklarda yaşadığımızdan böyledir. Çünkü yaşananla yazılan arasındaki mesafe sıfıra yakın. Normalde edebiyatın hayatın önünde gitmesi lazım, ama hayat polisiyeyi solluyor buralarda. İsveç’te kanlı bir cinayet öyküsü, okuyanlara heyecan verebilir. Ama bizim için sokakta birinin bıçaklanıp ölmesi sıradan bir olaydır. Hiç kimse sıradan bir öykü yazmak istemez. Bir de şu açıdan bakalım, velev ki polisiye geleneğimiz yok, buna niye üzülelim? Yazdıklarımızı illa ki Batılı bir biçime sokmak, o biçimi kerteriz alarak yamalı bir gelenek yaratmak zorunda değiliz. Olmasın yani, bir şeyden de eksik kalalım. Bir ülkenin iyi yazarları varsa onlar zaten bir gelenek oluştururlar.

Her iki romanında, özellikle polis davranışları açısından oldukça gerçekçi.  Karakterlerinin tamamı kanlı-canlı, içimizden birileri… İkinci romanını ilkiyle kıyaslarsan, ne kadar yol kat ettiğini düşünüyorsun?

Bilmiyorum. Kimse yerinde saymaz, İsmet Özel’in dediği gibi, ‘Ya saadetine ya da felaketine doğru yürür.’ Ben de bir parça ilerlemiş olabilirim, gerilemiş de olabilirim. Ama esas romanlarımı daha yazmadım, bunlar ilk karalamalar.

Profesör Üstün Dökmen, Hayvan dergisinde yayımlanan bir röportajında; “Yere düşen ekmeğin üstüne basan insan görmedim ama düşen insani tekmeleyen çok kişi gördüm.” diyor. İnsanın, Behzat Ç. ve eşrafına, Neşet Ertaş’ın; “Adamın ruhu kötüyse, bedenin ne günahı var.” sözünü hatırlatası geliyor… Bir rakı muhabbetinde Behzat Ç.’ye böyle bir laf etsek ne yanıt verirdi acaba?

Bilerek mi alıntıladın bilmiyorum ama Üstün Dökmen’le Hayvan’daki o röportajı ben yapmıştım. Evet, yere düşen insanları tekmeleyen çok polis gördük. Türk polisi bir doğal afettir. Hastaneye gaz bombası atan ruh hastalarına bu devlet maaş ödüyor. Behzat Ç. böyle bir teşkilatın parçası, dolayısıyla onun vereceği cevaplar da Muammer Güler’in basın toplantılarına benzer. “1 Mayıs’taki karambolde bir turisti de dövmüşsünüz,” diye soruyorlar. “Hayır, o dövülen kişi turist değildi,” diye cevap veriyor. Madem turist değilmiş, cebinde döviz de yok, kafasını gözünü yarın o zaman sayın vali. Bu memlekette acı olan şey, acının anında komediye dönüşmesi. Çektiğimiz acılar beş saniye içinde kendi kendini imha ediyor.

Bu röportajım Bant Dergisi’nde yayımlanmıştır.

Written by barisvskaya

February 20, 2011 at 12:50 pm

“Gay Messiah”ı bir de Aya İrini’de dinleyin!

leave a comment »

Geçtiğimiz yıl, “Genç Ozanlar” serisi altında izleme şerefine nail olduğumuz, Antony and the Johnsons’tan sonra, ozan/şarkıcı camiasının aykırı isimlerinden Rufus Wainwright’ı ağırlıyoruz bu akşam. Tek başına, piyanosuyla, kulaklara ve gönüllere şenlik misali…

Rufus Wainwright’ın hayat hikâyesi nedense bana 2005 yılında Ifİstanbul’da “Kahrolası” adıyla gösterilen Jonathon Caoutte’nin “Tarnation”ını hatırlatır. Harbiden filmin sonunda kahrolmuşuzdur. Şizofren bir anneyle yaşayan, gay bir adamın hikâyesinin, akıllara zarar bir şekilde kameraya aktarıldığı bu otobiyografik belgeselden etkilenmemek olanaksızdır. Elbette homofobik değilseniz. Bir düşünsenize hayatınızı, 19 yıl boyunca bıkıp usanmadan kayıt altına alıyor, eşcinsel kimliğinizi de yüksek perdeden dillendirip, evde iptidai koşullarda kesip-yapıştırıp beyaz perdeye taşıyorsunuz. Bir de tüm samimiyetinizi ekleyerek üstelik. Dile kolay… Böyle bir girizgâh yaptık yazıya çünkü Rufus Wainwright’ın hikâyesi de, en az Jonathon Caoutte’nin ki kadar zorlu bir okumayı/izlemeyi gerektirecek.

1973 yılında, New York’ta doğan Rufus McGarrigle Wainwright, müzisyen bir aileden geliyor.  Annesi Kate McGarrigle ve babası Loudon Wainwright III tanınmış folk müzisyenler… Babası Loudon’nun, oyunculuk geçmişi de var, ülkemize uğramışlığı da… Ebeveynler müzisyen olunca, Rufus’un doğumunu selamlamak da “vur patlasın, çal oynasın!” misali şarkılarla olmuş. Loudon Wainwright, “Rufus is a Titman” adlı parçada, ‘kıskanırım seni ben, kıskanırım annenden bile’ minvalinde; “Öylece, Rufus’u sol göğsüne al/Beni de sağa/Ve Romulus ve Remus gibi/Bütün gece boyunca emelim” derken, Kate McGarrigle ise  “First Born” da; “O annesinin bir tanesi ve annanesinin de/Onların kalbini kıracak ve tabii sizinkini de” diyecekti, sonrasında geçecek zorlu yıllara nazire edercesine. Rufus’un doğumundan birkaç yıl sonra, anne ve babası ayrıldı. Annesi ve kız kardeşi Martha’yla Kanada’ya taşındı. Baba imajının yoksunluğunda geçecek yıllar ve müzmin yalnızlığı sonraları çokça hissettirecekti ağırlığını şarkılarında. Ailenin diyalogları da şarkılar üzerinden yürüyecekti sonraları. Rufus’da, Want Two albümündeki epik baladı “Dinner at Eight”le bu kervana katılıp, babasına zehir gibi bir serzenişte bulunacaktı: “Ne kadar güçlü olursan ol/Seni alt edeceğim/Küçük bir taşla /Parçalayacağım seni.” Elbette Martha’nın da söylecekleri vardı babasına, “Bloody Mother Fucking Asshole”la tek başınalığın sıkıntılarından dem vururken; “Ah, keşke, keşke, keşke erkek olarak doğsaydım/Böylece tek başıma ayakta durmayı öğrenebilirdim/Gitarlı o adamlar gibi/Barlarda izlediğim” diyordu.

Rufus, 13 yaşında annesi, kızkardeşi ve teyzesiyle; “The McGarrigle Sisters and Family” adlı grupla sahne tozunu yutuyordu. Opera’ya olan ilgisi, Verdi’nin Requiem’ini dinlemesiyle başladı. Bir röportajında; “Opera iki kez hayatımı kurtardı.” diyecekti. İlki, 14 yaşında Londra’da babasının yanında kaldığı sırada Hyde Park’ta tecavüze uğrayıp, yaşadığı travmayı odasına kapanıp, opera dinleyerek atlattığına atıfta bulunurken. Diğeri ise uyuşturucu illetinden kurtulduktan sonra –ki bu noktada kadim dostu Elthon John’a bir gönül borcu vardır. Hızır gibi yetişip, Wainwright’ı bir rehabilitasyon kliniğine yatırmış ve uyuşturucu belasından kurtarmıştır- öncesinde metamfetaminin etkisinde, ‘dumanlı kafa’yla dinlediği/izlediği Strauss’un  “Elektra”sından aldığı hazzın benzerini, ‘dumansız kafa’yla da alabildiğini görünce…

Kendi adını taşıyan ilk albümünü, 1998 yılında yayımladı. Bu albümün yayımlanmasında babasının el vermesinin etkisi büyüktü. “Rufus Wainwright”ı, 2001 yılında “Poses” izledi. Bu albümde eşcinsel kimliğini açıkça dillendiriyordu. 2000’li yıllar sanatçının uyuşturucuyla münasebetini arttırdığı ve sıkıntılara gebe yıllar oldu. O zaman ki halet-i ruhiyesini, şu sözcüklerle özetleyecekti: “İki seçeneğim vardı. Ya bir kliniğe yatıp rehabilite edilecektim. Ya da baba ocağına dönecektim.” Elbette kliniğin yolunu tuttu, arındı, temizlendi.

2003 yılında iki albümden oluşan Want projesinin ilk albümü Want One, 2004 yılında da Want Two müzik raflarındaki yerini aldı. Aslında eş zamanlı olarak kaydedilen bu iki albüm, Rufus’un hem kadınsı hem de erkeksi kimliğinden izler taşır. Want One’ın testosteronu ne kadar yüksekse, Want Two’nun da österojeni o kadar yüksektir. Want Two’nun kapanış parçası, “Old Whore’s Diet”le Antony Hegarty’la yaptığı düetin iade-i ziyaretini, Antony and the Johnsons’ın “I am a Bird Now” albümündeki “What Can I Do?” ile yaptığını da bir dip not olarak düşelim.

Geçtiğimiz yıl Wainwright için yine bereketli bir yıl oldu. Arka arkaya, “Release the Stars” ve “Rufus does Judy at Carnegie Hall” albümlerini çıkardı. Aslında, bu iki albüm birbirine tezat iki düşüncenin ürünü. “Release the Stars”la Amerika’dan sıkıldığından dem vururken, “Rufus does Judy at Carnegie Hall”la adeta Amerikan gösteri dünyası geleneğine şapka çıkarıyor. Wainwright, “Rufus does Judy at Carnegie Hall”da, Garland’ın hafızalara kazınan ve gösteri dünyasının tek gecelik ilişkilerinin en iyilerinden biri kabul edilen, Carnegie Hall konserini bire bir yorumlamış. Bir anlamda Judy Garland olmuş. Bu hayranlığı, özdeşleşme çabasını anlamak aslında oldukça kolay. Neticede, Judy Garland, gaylerin en önemli ikonlarından birisi. Hatta 1939 yılında Judy Garland’ın “Wizard of Oz / Oz Büyücüsü”nde canlandırdığı Dorothy Gale karakterinden argoya taşınan ve gay kimliğini simgeleyen bir de deyim var: “Be a friend of Dorothy/Dorothy’nın arkadaşı olmak”diye… Elbette her ikisinin de uyuşturucuyla olan derin muhabbetlerini ve sıkıntıyla geçen hayat hikâyelerini de es geçmemek gerekiyor. Rufus’un son projesi ise; yakın zamanda hem yazıp hem de seslendirmeyi planladığı “Prima Donna” isimli bir opera.

Rufus Wainwright’ı grubuyla beraber üç yıl önce Berlin’de, Kesselhaus’ta dinleme şansı bulmuştum. Martha Wainwright da sahnede arz-ı endam etmişti. Kitlenin anlamsız ve ruhsuz devinimlerini saymazsak, fevkalade bir konserdi. Ağırlı olarak “Want One” ve “Want Two”dan çalmıştı. Piyanosunun tuşelerinin yanı sıra gitarının tellerine de dokunmuştu. Elbette piyano tekniğinin ve hissiyatının yanın da gitarının pek lafı olmazdı. Yine de Rufus’un elinden çıkan herşeyi koşulsuz kabul etmeye hazır biri olarak, gitarının tınılarını da koşulsuz kabul etmişti kulaklarım. Hele hele konserin sonlarına doğru, Rufus’un mesih misali çarmıha gerilme sahnesi vardı ki, ne söylesek lafı güzâf… Grup elemanları da havarileri misali raksediyorlardı sahnede. İstanbul konserinde maalesef bu görsel şölenden mahrum kalacağız. Yine de Rufus’u tek başına, piyanosuyla Aya İrini’de dinlemek büyük bir ayrıcalık olsa gerek. Bizim için Lambdaİstanbul’un kapatılmasına da bir ağıt niteliği taşıyacak bu konseri kaçırmamanız dileğiyle.

 

 

Written by barisvskaya

February 20, 2011 at 12:40 pm

Melekler Şehri’nden Angkor’a…

leave a comment »

Bir yol hikâyesi bu, güzel çocukların ülkesine… Gülümsemenin, her kapıyı açtığı masallar diyarına… Sırtımızdaki yumurta sepetlerinden kurtulma vakti geldi. Hadi gelin… Beraber özür dileyelim, duyarsız ve ikiyüzlü dünyamız adına bu güzel çocuklardan… Af dileyelim, affedelim… Melekler şehrini tavaf edip,  şafakla dans edelim Angkor Wat’ta… Hadi gelin…

Kuş misali uçup, güne erkenden melekler şehri Bangkok’ta uyanıyoruz. İlk göze çarpan, safran rengi giysiler içerisindeki Budist rahiplerin günlük yiyecek toplama seansları oluyor. Halk, büyük bir saygıyla gönüllerinden kopanları rahiplerin ellerindeki kaplara bırakıyor.

Bu arada, Tuk Tuk şoförleri ya da motosikletliler iki de bir yolumuzu kesip, 10 Baht karşılığında şehir turu öneriyorlar. Bu cazip teklife aldanmamak lazım… Çünkü adım başı bir mağazada mola verip, bir şeyler satın almaya zorlanabilirsiniz. En iyisi içgüdülerinize kulak verip, yoldan geçen bir tuk tuk’u çevirmek ve pazarlık etmek. Aynı şekilde kutsal mekânların temizlik ya da tatil yüzünden kapalı olduğunu söyleyenlerden de uzak durmak gerekiyor.

Bangkok tam anlamıyla bir kanallar şehri. Doğu’nun Venedik’i tabiri boşuna söylenmemiş. İçimizden; ‘Choa Phraya nehri olmasa, Bangkok da olmazmış’ diye geçiriyoruz. Bangkok’ta kaldığımız süre boyunca ulaşımımızın büyük bir kısmını bu nehir üzerinden, Choa Phraya Express’le yapıyoruz. Hem ucuz ve keyifli hem de şehrin İstanbul’u sollayan trafiğinden kurtulmanın en kestirme yolu.

Şehirde görülmesi gereken en önemli yerler arasında önceliği Wat’lar (Budist tapınakları) alıyor. Kutsal mekânlar arasındaki ilk durağımız: Wat Phra Kaew ve Kraliyet Sarayı… Tayland’da kutsal mekânlara şort, kolsuz t-şhirt ve kapriyle girmek yasak. Bu kural, hem kadınlar hem de erkekler için geçerli. Ama dert etmeyin, eğer kıyafetiniz mekâna giriş için uygun değilse, kibarca kıyafet odasına yönlendiriliyor ve 200 Baht depozito ödeyerek uygun kıyafeti kiralayabiliyorsunuz.

Wat Phra Kaew, Tayland’ın en kutsal ve turistik Budist tapınağı. Ayrıca tek parça zümrütten müteşekkil Emerald Buda’ya da ev sahipliği yapıyor. Kompleksin kapısından adım atar atmaz, kendimizi bir masal dünyasında buluyoruz adeta. Rengârenk mozaikler, kapıları koruyan ‘yaksha’ adı verilen mistik gardiyanlar, çan şeklindeki Phra Sri Ratana Chedi’si ve epik Hindu destanı Ramayana’yı anlatan duvar resimleri arasında kayboluyoruz. Bu kompleksin hemen yanında, Tay sanatı ve mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan Kraliyet Sarayı yer alıyor. Sırada Bangkok’un en eski tapınağı Wat Pho var. Bu tapınak yerleşik rahipleri, okulu ve masaj pavyonuyla klasik bir Tay tapınağı… En’lerin tapınağı olarak da adlandırabiliriz. Ülkenin en uzun Buda heykeli bu tapınakta yer alıyor zira. 46 metrelik uzunluğu ve 15 metrelik yüksekliğiyle devasa boyutlarda… Uzanmış yatar halde Buda’yı tasvir eden bu figür Buda’nın nirvanaya ulaşma, yani ‘her şeyi bilme ve farkında olma’ halet-i ruhiyesini tasvir ediyor. Ayrıca Wat Pho, ülkenin en geniş Buda koleksiyonuna da sahip.

Açlığımıza yenik düşüp kendimizi Chao Phraya nehri kıyısına atıyoruz. Bangkok’ta yemek denince akla, seyyar arabalarda pişen envai çeşit yiyecek geliyor. Muzlar bile şişlere dizilip kızartılıyor bu şehirde. Bizim favori yiyeceğimiz, Pad Thai’yi oldu. Pad Thai’de, pirinç eriştesine eklenen yumurta, balık sosu ve kırmızı acı bibere tercihe binaen karides, tavuk ya da tofu (soya peyniri) eşlik ediyor. Bangkok’a gelip de börtü böcekten tatmadan olmaz deyip; aperatif niyetine, ağzımıza bir iki çekirge, kurbağa, solucan ve karafatma da atıyoruz. Sırada nehrin diğer yakasındaki Wat Arun, nam-ı diğer ‘Seherin Tapınağı’ var. Tapınağın orta kısmında yer alan piramit şeklindeki kulesi Khmer sanatının etkisini hissettiriyor. Deniz kabukları ve porselenle kaplı bu kuleye tırmanmak için oldukça dik merdivenlerle başa çıkmak gerekiyor. Ama emeğimizin karşılığını Bangkok’a kuş bakışı bir selam göndererek alıyoruz.

Yorgunluktan adım atacak mecalimiz kalmamış bir şekilde Khoa San Road’a geri dönüyoruz. Aslında küçük bir sokak burası. Sırtçantalıların en çok rağbet ettikleri mekân. Hal böyle olunca kalacak yer konusunda çok sayıda alternatifi barındırıyor. Alışveriş için de ideal: Kopya DVD’ler, t-shirtler, çantalar, Bangkok’un sokak sanatçılarının birbirinden ilginç çalışmaları beğeninize sunuluyor.

Yeni güne Çin Mahalle’siyle başlıyoruz. Dar sokakları, iğne atsan yere düşmeyen kalabalığı, sokak satıcıları ve rengârenk ambiyansıyla epey albenili bir mahalle burası. Kaybolmak fiilinin hakkını verip, kayboluyorsunuz çabucak. Tayland’ın en büyük marketi olan Pak Khlong ve 5 buçuk ton ağırlığındaki altın Buda Wat Traimit de mahallenin ev sahiplerinden.

Bangkok’un masaj kültürünü deneyimlemenin sırası geldi. Bangkok’da masaj, günlük yaşamın bir parçası. Adım attığınız her yerde bir masaj pavyonuna denk geliyorsunuz. Taylandlılar yemek yer, su içer gibi masaj yaptırıyorlar. Kalite, masajın niteliğine göre değişiyor. Geleneksel Thai masajı, rivayetlerin aksine giyinik olarak ve yağ veya losyonlar kullanılmadan diz, ayak, parmak, dirsek ve önkol kullanılarak yapılıyor. Altında yatan felsefe ise; beden, akıl ve ruhu dengeye ve ahenge getirerek ‘iyileşmeye’ zemin hazırlamak. Eğer kendinizi ilk defa Taylandlı bir masörün ellerine bırakıyorsanız, bu tecrübe hem keyifli hem de acı dolu olabilir. Masaj sırasında; hafif sarsılıyorsunuz, yoganın belirli pozisyonlarına getiriliyorsunuz, bacak ve kollarınız gerdiriliyor ve ritmik hareketlerle kaslarınıza bastırılıyor…  Emin olun ki, işin sonunda kendinizi kuş gibi hafiflemiş hissediyorsunuz.

Bangkok faslını kapatıp, Siem Reap’e doğru uzanma vakti geldi. Lonely Planet’e inat 11 saatlik otobüs yolculuğunu seçiyoruz. Amacımız, kötü bir üne sahip, rivayetlere gebe bu yolculuğu deneyimlemek. Epey maceralı bir yolculuk oldu aslında. Önce otobüs bozuldu, sonra küçük bir minibüse balık istifi gibi yerleştirildik. Sonrası mı?..

Yaklaşık 4 saat süren bir yolculuğun ardından, Aranyaprathet’te, sınıra yakın bir restaurantta mola veriyoruz. Restauranttakiler, vizemiz olup olmadığını soruyorlar. Amaç, neredeyse vize bedeline yakın bir bedeli komisyon olarak almak. Bu oyuna gelmemek lazım. Grupta yer alan iki Portekizli 1400 baht (43 dolar) ödeyerek pasaportlarını ilgili elemanlara teslim ediyorlar. Konu hakkında bilgi sahibi olanlar ya da daha önceden bu tecrübeyi yaşayanlar ise ssöz konusu  vizeyi sınırda almak istediklerini söylüyorlar.

Sınırda, vize bedelinin 20 dolar olduğuna ilişkin tabelaların yer almasına rağmen, sınır polisi 25 dolar talep ediyor… Elbette itiraz etme hakkınız saklı, lakin akşama kadar bekleyip de vize alamama ihtimali de var.

Sınırı Tayland tarafından geçer geçmez, kumarhaneler karşılıyor bizi. Tayland’da kumarhaneler yasak olduğundan, Taylandlı kumarbazlar bu ara/serbest bölgeyi mesken tutmuşlar. Peşi sıra sıralanan kumarhaneler, mini etekli kadınlar, toz bulutuyla beraber ilerleyen çek çeklerine asılan çıplak ayaklı insanlar oldukça ilginç bir atmosfer oluşturuyor. Sanki paralel bir evrene geçiyormuşsunuz gibi geliyor. Klimalı ortamda alınan Tayland’dan çıkış damgasını, terden sırılsıklam olmuş Kamboça’ya giriş damgası izliyor.

Kamboçya devleti e-vize uygulaması sunuyor. www.mfaic.gov.kh adresini tıklayıp, ilgili formu doldurup kredi kartıyla ödemenizi yaptıktan sonra, e-postanıza vizeniz düşüyor. Bu arada e-vizenin gazabından mıdır, yoksa dillere destan lacivert pasaportumuzun karizmasından mıdır bilinmez, sınırın Kamboçya tarafında epey beklettiler. Pasaportumuzu evirip çevirip durdular, soğuk damgasına baktılar… Perdeyle ayrılmış paravanın arkasında sır olup, acabalarla bizi baş başa bıraktılar. Neyse ki korkulan başımıza gelmedi, 15 dakikalık bir araştırma faslından sonra ülkede 1 ay kalabileceğimizi belirten giriş damgasını pasaportumuza kondurdular.

Poi Pet otobüs terminalindeki kısa mola sonrası, otobüsümüze atlayıp, tekrar yola koyuluyoruz.  Sağlı sollu pirinç tarlaları eşlik ediyor bu yolculuğa. Yağmur bastırıyor, bardaktan boşanırcasına… Muson yağmuru, böyle bir şey olsa gerek diye içimizden geçiriyoruz. 14-15 kişiyiz klimalı otobüsümüzde. Sohbeti koyulaştırıyoruz.

Muhabbet ağırlıklı olarak Pol Pot, Kızıl Khmerler, Ölüm Tarlaları ve Kamboçya tarihi üzerine yoğunlaşıyor. Kamboçya tarihi, ‘iyi, kötü ve çirkin’ zamanları bir arada barındırıyor. Khmer İmparatorluğu zamanında altın çağını yaşayan Kamboçya, zaman içinde çevre ülkelerin saldırılarıyla zayıflayarak, Fransız Çinhindi’nin bir parçası oluyor. İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Japon İmparatorluğu işgalini,  1953 yılında kazanılan bağımsızlık izliyor. Sonrasında Vietnam Savaşı ve ‘akıllara zarar’ Kızıl Khmerler rejimi…

Pol Pot idaresindeki Kızıl Khmerler rejimi sırasında, 1 milyon 7 yüz bin Kamboçyalı ya idam edildi ya da açlık ve ağır çalışma koşulları yüzünden yaşamını yitirdi. Pol Pot’un, “Sıfır Yılı” adını verdiği Marksist ve Maoist etkileşimlerle dolu ideali, ülkeyi ne pahasına olursa olsun tarıma dayalı bir ekonomiye çevirmekti. Kentler bir günde boşaltıldı. İnsanlar kıt kanaat, saatlerce tarlalarda çalışmaya zorlandı. Ülke, kısa sürede sınıfsal ayrımın, paranın, kitapların, okulların ve hastanelerin olmadığı zorunlu bir çalışma kampına dönüştü.  Eski rejimle bağlantısı olanlar, eğitimli aydınlar, rahipler idam edildi. Bugün “ölüm tarlaları” olarak adlandırılan toplu mezarlar, yaşanan vahşetin boyutlarını açıkça gözler önüne seriyor. Ülke hâlâ yakın geçmişinin yaralarını sarmaya çalışıyor.

4 saatlik yolculuk ertesi, şehir merkezine yaklaşık 10 dakikalık bir mesafede 4-5 otobüsün park halinde bulunduğu bir yerdeyiz. Tuk Tuk’lar bizleri bekliyor. “One Dollar”la ilk tanışmamız da burada oluyor. Kamboçya’da bulunduğumuz sürece en çok duyacağımız cümle bu. Bu cümlenin beni bu kadar etkileyebileceğini hiç düşünmemiştim. İzlenimleri kelimelere dökerken bile, kulaklarımda bu cümle çınlıyor: One dollar, one dollar, One dollar… Kalacağımız yer konusunda internette yaptığımız ön araştırma hayat kurtarıyor zira yorgunluktan bayılmak üzereyiz. Hostel arayacak mecalimiz yok. Tuk Tuk şoförümüze “Golden Temple Villa” diyoruz, ertesi gün için de sözleşerek.

Düşük sezon olmasına rağmen odalar dolu. 3 günlük kalış için fanlı odamıza 24 dolar ödüyoruz. Odada mini bar, televizyon ve lavabo da mevcut. Sevimli mi sevimli… Hoş geldin minvalinden 30 dakikalık Khmer masajı da müesseseden. Hemen masaj faslına geçiyoruz. Masaj ertesi, Khmer sitilinde hazırlanmış deniz ürünlerinden oluşan yemeğimizi ısmarlıyoruz. Elbette, pirinç pilavı masanın gediklilerinden… Angkor birası da masanın medar-ı iftiharı…

Amacımız, Angkor Wat’ı gün doğarken fotoğraflamak. Sabah 5’te yola çıkıyoruz. Angkor Arkeolojik Sit Alanı’na; tek günlük giriş için 20, 3 günlük 40 ve haftalık kombine bilet içinse 60 dolar ödemeniz gerekiyor. Biz tek günlük giriş biletini tercih ediyoruz. Fazla zamanımız yok. Fotoğrafınızı çekip, giriş biletinizi veriyorlar. Aman biletinizi kaybetmeyin, zira birçok tapınağa girişte sizden bu bileti göstermeniz istenecek.

Angkor Wat’a 10 dakikalık bir yolculuk ertesi varıyoruz. Gördüğüm karşısında kelimeler kifayetsiz kalıyor. Ne söylesem laf-ı güzaf, yine de deneyelim… Angkor tapınakları aslında sembolik yapılar. Tapınakların çoğu kutsal Meru dağını simgeliyor. Meru dağı, Budist ve Hindu kozmolojisi, Meru dağını; fiziki, ruhani ve metafiziksel  evrenin merkezi addediyor. Güneş sistemi ve sistemin bütün gezegenlerinin –ki dünya da buna dâhil- bir bütün olarak bu dağın etrafında döndüğüne inanılıyor. Tapınakların etrafındaki su hendekleri Mera Dağının etrafındaki kozmik okyanusu, tapınaklarda yer alan 5 kule de kutsal dağın 5 zirvesini sembolize ediyor. Tapınağa giden ana taş yolun iki yanında dikdörtgen biçiminde iki yapı dikkat çekiyor. Bu yapılar kütüphaneler. Neredeyse bütün tapınaklarda bu yapılar mevcut. Kütüphaneleri geçer geçmez yolun sol kısmında nilüferlerle dolu bir yapay göl yer alıyor. Angkor Wat’ın göle yansımasıyla oluşan manzara tek kelimeyle büyüleyici. Ne yazık ki hava kapalıydı ve güneşin doğuşunu fotoğraflama şansımız olmadı.

Sabahın serinliğinden yararlanıp, kalabalığa da kalmadan Angkor Thom’a yöneliyoruz. Angkor Thom, Khmer şehirleri arasında en büyüğü… 9 kilometrelik bir alan üzerine inşa edilmiş. Merkezinde Bayon Tapınağı yer alıyor. 49 adet –kimi kaynaklara göre 54- ‘gülen yüzlü’ kuleden oluşan Bayon, Khmer sanatı ve estetiğinin doruk noktası. Günümüzde bu kulelerden 37si ayakta… Çoğu kulede güney, kuzey, doğu ve batı yönlerine bakan 4 adet gülen yüz yer alıyor.

Bayon sonrası, sırasıyla Bapuon, Elephant ve Leper King Terrace, Tep Pranam (devasa boyutlardaki oturan buda heykeli), Thammanon, Ta Keo, Banteay Kdei’ya uğruyoruz. Affınıza sığınarak, yer darlığından bu faslı es geçiyoruz.

Lara Craft: Tomb Raider’da, filmin adeta bir karakteri haline gelen Ta Prohm’a değinmeden olmaz. Devasa boyutlardaki ipek pamuğu ağaçlarının adeta sevişircesine tapınağı sarıp sarmalaması gerçekten görülmeye değer. Bu tapınakta, ağaçların büyümeleri kontrol altına alınmış durumda. Ertesi gün göreceğim “Bang Melea”nın ağaçlarla olan “korumasız” ilişkisini çok daha romantik bulduğumu da eklemeliyim.

Akşamüstüne doğru Angkor Wat’a geri dönüyoruz. Arka cepheden tapınağa giriş yapıyoruz. Tek kelimeyle ‘in cin top’ oynuyor bu noktada. Tapınağın merkezine yaklaştıkça kalabalık artıyor. Belki de gezimizin en hazin anlarını burada yaşıyoruz. Maalesef, fotoğraf makinemizin pili bitiyor. Cep telefonumuzun kamerasına sarılıyoruz. İlginç bir görüntü oluşturuyor olsak gerek. Tayvanlı kadınlar, fotoğraf makinemiz varken, neden cep telefonumuzla fotoğraf çektiğimizi soruyorlar. Açıklama ertesi, beraber fotoğraf çektirip çektiremeyeceğimizi soruyorlar. Egomuzu okşayan böyle bir teklife nasıl hayır diyebiliriz ki?!

Sabahın ilk ışıklarıyla beraber, Chong Kneas’a doğru yol alıyoruz. Amacımız nehir üzerindeki yaşama bir göz atmak. Kamboçya’nın gerçek yüzüyle burada karşılaşıyoruz. İnsanlar derme çatma evlerde, gerçekten çok ama çok zor şartlarda yaşıyorlar. Bu hüzünlü tabloyu, size kocaman gülümseyen dünya tatlısı çocuklar dağıtıyor. O kadar içten gülümsüyorlar ki… Tuk Tuk şoförümüz bizi Korelilerin işlettiği, küçük teknelerin yer aldığı bir limana bırakıyor. Nehirdeki turistik faaliyetler Korelilerden soruluyor. 1 saatlik tekne gezisi için 25 dolar istiyorlar. Buna anlam veremiyoruz. Kamboçya’da yaşayan insanlar için o kadar büyük bir para ki bu. Hesapta kazanılan paraların bir kısmı, alt yapı yatırımlarına ve bölge halkının ihtiyaçlarına gidiyor. Ne yalan söyleyeyim, bana külliyen yalanmış gibi geldi.

Can sıkıntımızı gizleyerek, Bang Malea’ya yöneliyoruz. Yaklaşık 1 buçuk saat süren bu yolculuk hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor. Aç olmamamıza rağmen, vicdanımıza yenik düşüp bir şeyler atıştırmak için duruyoruz. Restaurantlarla ilginç bir anlaşmaları var Tuk Tuk şoförlerinin; yemek yediğiniz takdirde onlara da ücretsiz olarak yemek sunuluyor. Vicdan da bu noktada devreye giriyor.

Bang Malea’ya giriş için 5 dolar ödüyoruz. Bizce Angkor tapınakları arasında en bakir ve romantik olanı. Ta Prohm’un kalabalığından eser yok. Bir başımızayız… Tapınağın etrafındaki mayınlar da yakın zamanda temizlenmiş. Hal böyle olunca istemeden de olsa, adımlarımızı patikada tutmaya çalışarak yürüdüğümüzü fark ediyoruz. Rengârenk kelebekler ahenkle dans ediyorlar etrafımızda. Taştan taşa sekip, tırmanıyoruz. Maceracı ruhumuzu okşuyor bu engebeli tapınak.

Gün bitmeden, Kompong Phuluk’u da görelim istiyoruz. Ne yazık ki bu arzumuz, nehrin sığ sularına takılıyor. Bambu gökdelenleri göremeyeceğiz. Eh, iklim değişikliğinden muson yağmurları da nasibini almış. Nehir suları çekilmiş. Tonle Sap gölünde kısa bir gezintiye çıkamayacak kadar da yorgun hissediyoruz kendimizi.

Dönüyoruz; Siem Reap’e, oradan da Bangkok’a. Son demlerimizi Khoa San Road’da yaşayıp, Kamboçya’ya ve güzel insanlarına son bir selam göndererek…

Angkor Tapınakları seçkisi:

Angkor Wat: Khmer sanatının başyapıtı. Bir dünya harikası. Angkor Wat, Kamboçya bayrağını da süslüyor.

Angkor Thom: İnşa edilmiş en büyük Khmer şehri. Tapınak cenneti…

Bakong: Khmer İmparatorluğu’nun, Meru Dağı’nı simgeleyen ilk tapınağı…

Bayon: Angkor Tapınakları arasında en etkileyicisi. Yüzlerce gülen yüz sizi karşılıyor, tıpkı ülkenin çocukları gibi.

Banteay Srei: Khmer sanatının mücevheri olarak anılıyor. Olağanüstü kabartmalarla bezeli ve kırmızı kum taşından yapılmış.

Ta Phrom: En popüler tapınaklardan biri. Devasa boyutlardaki ağaçlarla kurduğu “korumalı” ilişkisiyle dikkat çekiyor.

Preah Khan: Ta Prohm’a benzer bir atmosfere sahip, daha büyük ölçekte bir Budist üniversitesi ve şehri. 

Bang Malea: Bölgenin en romantik tapınağı. Harap durumda. Devasa boyutlardaki ağaçlarla kurduğu “korumasız” ilişkisi görülmeye değer.

Bu yazım Babylon Dergi’de yayımlanmıştır.

Written by barisvskaya

February 18, 2011 at 7:15 pm

Alalie Lilt

leave a comment »

Alalie Lilt’i ilk dinlediğim günü hatırlıyorum. Daha ilk albümleri Cyclopedia’yı yayınlamamışlardı. Yanılmıyorsam 2002 yazıydı.  Eski kız arkadaşım Susi, demo albümlerini getirmişti. O demo albümü hâlâ büyük bir keyifle dinliyorum. Stüdyonun o ‘sınırlayıcı’ atmosferinden uzak, küçük hataların Thelonious Monk’taki gibi ‘cuk’ diye yerine oturduğu ‘hissiyatı’ derin bir demoydu. Dry’daki davul da bir harikaydı. Eh, Clara’nın büyüleyici sesi ve sözleri de…  Sonra ‘Cyclopedia’ geldi. Türkçe mealiyle ‘Bisiklopedi’. Yani ‘Encyclopedia’nın bisiklet dilindeki karşılığı : Pedallara bas, ‘an’lara dair insan manzaralarını ve hikayelerini yakala… Hikayeleri bol, alt yapıları sağlam, üstü kapalı politik mesajların ‘arif olan anlar’ tadında verildiği hoş bir ilk albümdü. ‘Obstruct The View’le az ağlamadık hani… Şu sıralar promosyon mahiyetli ‘This Is Where You End And I Begin’ EP’lerindeki ‘Flaws’ı dinleyip duruyorum bağımlı gibi. Yolumuz Viyana’ya düşmüşken bu ‘güzelliği’ sizlerle paylaşalım istedik. Ve Alalie Lilt’in ‘esas hatunu’ Clara Humpel’le; müzik, dil, algı, kürtaj, kadın politikaları  ve YTL üzerine bir röportaj yaptık.

İstersen küçük bir oyunla başlayalım röportajımıza. Eğer bu soruyu bilirsen bizden 1 milyon TL kazanacaksın. (Kendisine madeni 1 YTL, kağıt 1 YTL ve 1 milyon TL gösteriyorum.) Sence hangisi pahada daha ağır?

(Gülümsüyor.) Bu tarz oyunlardan nefret ederim, kendimi aptal gibi hissediyorum. Bir hile var bu işte! Bunda çok fazla sıfır var. Hangisi acaba?! Tamam bunu seçiyorum. (Kağıt 1 YTL’yi seçiyor. Bize de durumu açıklamak kalıyor. Yine de  1 milyon TL’yi kendisine takdim ediyoruz.)

Şarkı sözlerini çoğunlukla İngilizce yazıyorsun. Bir röportajında ‘Dilin algıyı belirlediğinden’ ve ‘Almanca’da kendini ifade etmenin zorluklarından bahsediyorsun’. Gerçekten bu kadar zor mu senin için anadilinde kendini ifade etmek?

Bütün deneyimlerimi söze dökmekte, anadile transfer etmekte zorlanıyorum. Özellikle duygusal ya da eski zamana dair dokunamadığım hususlarda. Tek bir satırda düşünemediğim için, dil birçok çağrışım ve ima barındırıyor benim için. Bu nokta da iletişim gerçekten güçleşiyor. İlk söylediğin en önemlisi, sonra gelenler önem derecesine göre sıralanıyormuş gibi geliyor… Ki bu doğru değil. Çok fazla hikaye dönüyor etrafımızda ve algı sınırları zorlanıyor. Anadilim Almanca’da sözleri yazarken her bir kelime ve yan anlamları uygun değilmiş, yetersizmiş gibi geliyor. Bu yüzden İngilizce’yi tercih ediyorum. Kendimi daha rahat ve herhangi bir sınırlama olmaksızın ifade etmemi sağlıyor. Elbette bu ucuz hilenin eğlenceli sonuçları da var. Genelde şarkı sözlerim benim anlatmaya çalıştığımdan farklı algılanıyor.

Şarkı sözleri basitçe algılandıklarında ilişkilerden bahsediyormuş havası uyandırıyor. Ama derine indiğimizde politik bir yanları olduğunu yakalıyoruz… Sanki dinleyiciye algı düzeyini belirleyebilme şansı tanıyormuşsun gibi geliyor. Bu doğru olabilir mi?

Kesinlikle. Amacım aslında bu. Sözler yüzeyde basitçe ‘ilişkilerden’ bahsediyormuş gibi görülebilir. Ama derine indiğinizde daha fazlasını bulabilirsiniz. Elbette bu sizin tercihinize bağlı. Ama bunu yapmak zorunda değilsiniz. Politik yanlarıyla ilgilenmeyenler eğer yüzeyde ulaşabildikleriyle mutlularsa, bununla yetinebilirler. ‘Evet, ben de böyle bir deneyim yaşadım diyebilirler.’ Ama başka bir seviye daha var algılanabilecek.

Nisan ayında çıkacak yeni Alalie Lilt albümüyle ilgili birkaç ipucu verebilir misin?  Herhalde EP’indeki üç yeni parça da yeni albümde yer alacak.

Evet. EP’ deki “Flaws”, “How I Learned to Disappear” ve “Firm Ground” yeni albümde yer alacak. Albümde birçok yeni parça var, iki parça da epey eski. Bu yüzden de albüme isim koymakta zorlanıyorum. ‘What Has Gone, Hasn’t Necessarily Disappeared’ üzerinde duruyorum. Bu bir parçamda kullandığım bir cümle. Ve albümü kucaklıyormuş gibi geliyor. Basçımız bu ismi beğenmedi. O yüzden emin değilim. Sound da daha sadeleşti gibi. Maalesef,  henüz albümü tam anlamıyla dinlemedim.

Stüdyo kayıtlarının albümün bütünlüğündeki hissiyatı sınırladığı fikrine katılıyor musun? Canlı performanstaki o tat kayboluyor gibi geliyor hep bana…

Biz de grup içerisinde bu konudan sık sık bahsediyoruz. Henüz iyi bir yöntem bulamadık bunun için. Bir sonraki albümde elimizden geldiği kadarıyla canlı kaydedeceğiz. Ancak bu şekilde hissiyatı daha iyi verebiliriz. Herkes ayrı ayrı stüdyoya girdiğinde, duyguyu geliştiremiyorsun. Herkes mükemmel olmaya çalışıyor ve bu gerginlik de albüme yansıyor. İnsanlar canlı performansımızın daha iyi olduğunu söylüyorlar.

Biraz da Susi Puchi’yle gerçekleştirdiğin elektronik punk/trash projen ‘Rüssel feat. zärtlichen Cousinen’den bahsedelim. Duyduğum kadarıyla basit alt yapılar üzerine Türkçe sözler kullanmışsınız…

Evet. ‘Se-vi-şe-lim, sarhoş o-la-lım’… Tamamen emprovize olarak gelişiyordu. Konser öncesi Susi, beat’ler üzerine Türkçe bir şeyler mırıldanıyordu. Tamam, bunu söyleyelim deyip konsere çıkıyorduk. Çok eğlenceli ve çılgın bir projeydi. Alalie Lilt’in tam tersi. Alalie Lilt, cici, ‘la la la’ ama Rüssel sert,  ‘hırrr’ bir şeydi.

Politika bilimi okuyorsun. Hazır seni yakalamışken bir iki soru da Avusturya’daki kadın politikaları üzerine soralım. Sence kadınlara yönelik en büyük sorun ne Avusturya’da?

Bence en önemli sorun, hâlâ  ‘ikili cinsiyetçiliğin’ hakim olması. Kadın ve erkek. Kadın erkeği, erkek de kadını sevmek zorunda. Başka bir şey için ‘yeterli’ boşluk yok. Ekonomik olarak baktığımızda, kadınlar ortalama olarak erkeklerin üçte biri daha az maaş alıyorlar. Elbette diğer ülkelerle karşılaştırıldığında oradaki kadınlardan daha iyi bir hayatımız var.

Ya şu kürtaj meselesi. 1974’den yılından beri yasal Avusturya’da. Ama hâlâ gündemde. Nedir muhafazakarların zoru hâlâ kürtajla?

Schüssel (Avusturya Başbakanı), kürtaja karşı olduklarını açıkça dillendirmiyor. Bulunduğumuz noktada böyle bir söyleme sahip olamazsın. Ama yine de ellerinden geleni arkalarına koymuyorlar ve durumu zorlaştırmaya çalışıyorlar. Örneğin, Salzburg’da kürtaj olamıyorsun. Viyana’ya gitmek zorundasın. Çünkü Salzburg’da kürtaj yapan bir hastane yok. SPÖ’den (Avusturya Sosyalist Partisi) yeni bir bölge valisi var ve kürtajın Salzburg’da da yapılabilmesi yönünde çaba gösteriyor. Muhafazakarlar ‘hayır’ diyorlar. Oysa yasaya göre kürtaj serbest. ÖVP (Avusturya Halk Partisi), doktoru kendi ahlak anlayışı dışında ‘kürtaj’ yapmaya zorlayamazsın diyor. SPÖ ise zaten böyle bir amaçları olmadığını, bunu yapmaya gönüllü olan doktorları bulacaklarını söylüyor. Önümüzdeki 20 yıl da bu tartışma süreceğe benziyor. Muhafazakarlar iktidara gelir gelmez; kadın meselelerinden sorumlu bakanlığı kapattı ve sosyal meselelerden sorumlu bakanlığa bağladı. Bakanlığın tepesindeki bir erkek. Onun önerisi, kadın kürtaj olmak istediğinde, eşinin onayının alınmasıydı. Hâlâ böyle fikirlerle ortaya çıkabiliyorsun. Kürtaj ve kadın vücudunun sadece kadınların meselesi olduğu hâlâ konu edilmiyor.

Bu aralar kimleri dinliyorsun?

Thermals, Electralane dinliyorum. Bir de Patrick Wolf var. Gerçekten inanılmaz. 20 ya da 21 yaşlarında… Elektronik alt yapılar üzerine inşa edilmiş ilk albümü ‘Lycanthropy’ bir harikaydı. Sözleri de… Sesi de… Thermals ise rock-punk ağırlıklı, yüksek volümlü ama bir o kadar da melodik bir grup. Ve tabii ki Ani Difranco.

Ani Difranco’yu senin için bu kadar özel kılan ne? Seni dinlediğimizde Ani Difranco’dan küçük enstantaneler yakalayabiliyoruz sanki…

Yanılmıyorsam 21 ya da 22 albümü var. Yılda bir albüm. Çok sayıda da konser veriyor. Albümlerini kaydetmeye nasıl zaman buluyor anlamıyorum. Kendisini 11 kere canlı izledim. Gitarı kimsenin çalmadığı şekilde çalıyor. İlk Difranco konserim Londra’daydı. Konser başladığında grubuyla birlikteydi. Grup bir ara sahneden ayrılmış. Bense ancak iki ya da üç parça sonra Difranco’nun sahnede yalnız çaldığını fark edebildim. Röportajlarında kafelerde çalmaya başladığını, bu yüzden de kendi ritm kesitlerini geliştirdiğini söylüyor. Sözleri de bir harika.

Adı: ALALIE – Yunanca ve Latince’den devşirme, “dilsiz”, “konuşmadan yana muzdarip”

Soyadı: LILT – “rakkas”,  “oynak bir hava veya şarkı”

Muhteviyatı: Clara Humpel (vokal, gitar ve sözler), Veronika Humpel (arka vokaller, akordiyon, keyboard), Jutta Sierlinger (arka vokaller, keman, keyboard), Andrea Fränzel (elektro bas), Toni Holzreiter (davul) (Şimdilerde üzüm bağlarında takılıyor.)

Yuvaları: Viyana, Avusturya ve çevresi

Kimlik: Rock ve pop arasında gelgitler

Dahası: http://www.alalielilt.net

Bu röportaj 2005 yılında Viyana’da gerçekleştirilmiş olup, Bant dergisinde yayımlanmıştır.

 

Written by barisvskaya

February 17, 2011 at 5:44 pm

Posted in Interview

Tagged with , ,